- Yaş
- 64
- Şehir
- İstanbul
- Favori Kamış
- Olta takımı
- Favori Makina
- Önemsiz birşey
- En iyi avı
- Kalkan 14 kg
- İsim
- Talip Girgin

Sevgili arkadaşlar ben yazılarımı yayınlamadan önce en az abartısız on kere okurum. Kelime kelime, cümle cümle her satırın üzerinde durur, olası kötü bir eleştiriyi en hafife, en aza indirmeye çalışmak için doğru kelimeler kullanmaya çalışırım. Çünkü yazdıklarımı kanıtlama ve cevap verme zorunluluğum olduğunu bilirim!
Nasıl ki bazen her aklımıza geleni söyleyemeyiz, bazen de her aklımıza geleni yazamayız; Çünkü örnek teşkil eder ve birçok insanın mukayese dürtüsünü harekete geçiririz. Herkes bir olayı okurken, kendini bardağın bir dolu tarafına, bir boş tarafına koyar. Yazdıklarımız ile kendini bir oraya, bir buraya koyan insanı ikna edebilmek ve onun gözünde bir değer olabilmek için olayı empati yaparak aktarmalıyız!
Kişi; felsefe tarzında, sosyolojik bir makaleyi okurken kesinlikle makale sahibine güvenmesi ve onun samimiyetinden kuşku duymaması, birinci planda gelir. Zaten böyle bir güvensizlik varsa o yazı okunmaz ve itibar edilmez.
Bazen bir olayı aydınlatmaya izah etmeye çalışırken zorlandığım olmuştur tıpkı “Silivri FAY HATTI” yazımda olduğu gibi!
Ben, önce bir konuyu taslak halinde ele alırım. Konu ile ilgili googlede bir araştırma yaparım. Yazımı destekleyecek doneleri toplar kimisini yazı içine koyar, kimisini ise gelmesi muhtemel sorulara cevap için elimde hazırda tutarım!
Bu biraz şark kurnazlığı gibi görünse de yazı dünyasında bu işler böyledir. Dört yıllık yazı deneyimimden ben bunu öğrendim. Halk dilinde kimi zaman buna zokayı yutmak veya yutturmak denir. Zokayı sadece balıklar yutmaz tabi
Ama insanların bilinçlenmesi yönünde, soru veya yorum gelmesi ve yazanın “sen başlattın” diyebileceği bir yorumu söke söke alması için makale sahibinin kurgusuna, şapka çıkarmak ve onu alkışlamak gerekir diye düşünüyorum
Kurduğumuz hayallerdeki ayrıntılar sadece insanlarımızın kalplerine hitap etmeli. Her alanda yozlaşmaya ve medeniyetten uzaklaşmaya doğru giden insanoğlunu elinde tutan tek gerçek insan sevgisi olmuştur. Bu sevgi gerçekten öyle kutsaldır ki bu gün içinde bulunduğumuz sosyal grupların temelinde bu vardır. Bu samimiyet bu yakınlık insanları bir arada tutar. Siz ağzınızla kuş tutsanız, gözünüzle balık; içinizde insan sevgisi yoksa + bir değer olamazsınız.
Bakın içinde bulunduğumuz sitelerde bir organizasyon olacak denir ve imkânı çerçevesinde herkes katılmak için can atar. Bunun altında yatan gerçeğin sadece balık olduğu konusunda beni ikna edebilir misiniz? Ne melen şeydir bu? Bu kadar insan sizce; balık katliamı yapmak için mi organizasyonlara katılmaya can atıyor.
Orhan (Küçükbiçmen) ağabey ve Vedat (Abayoğlu) ağabeyim buradadır. Onlara da soruyorum… Defalarca Sivrice’ye otobüsle balık tutmak için gittik, sanırım İstanbul ile sivrice arası 800–1000 kilometre.. Biz gerçekten oraya balık için mi, yoksa balığı bahane ederek bu değerli ağabeylerimizle tanışıp sohbet etmek için mi gittik? Geri getirdiğimiz balıklar (!) göz önünde tutulursa bunun bir balık tutma bahanesi ile gidilip, aslında daha çok dost ziyareti olduğu anlaşılır.
Zira balık hali İstanbul’un göbeğinde ve herkese yakın! Oradan balık almak çok daha ekonomiktir, şayet gaye bu olsaydı!
Demek ki neymiş? Bu hobimizin altında yatan kitlesel sevgi yumağı olma içgüdüsü yatıyormuş. Akıllı balıkçı, balık tutmak istiyorsa, balığa yalnız veya kendisine engel olmayacak bilakis yardımcı olacak üç beş arkadaşınla balığa gider. Bunu av raporlarında da görüyoruz. Fakat sanal yazışmaların bir yerinde insan, karşısındaki insanlarla tanımak istiyor. Ve balık tutma bahanesi ile ister kıyıda ister teknede organizasyonlar bunun için düzenlenir.
Bu pekâlâ güzel ve olması gereken medeni bir yaklaşımdır. İnsanlar tanışıp kaynaştıkça birbirinin samimiyetinden kuşku duymamasını öğrenir. Fakat yıldızı ters düşen insanlar ne kadar yan yana gelse de, ortak bir noktada buluşmaları güç olur. Kader ve mukadderat deyip bu kişiler üzerinde fazla durmamalıyız!
Alt alta devam edecek!
















