- Yaş
- 64
- Şehir
- İstanbul
- Favori Kamış
- Olta takımı
- Favori Makina
- Önemsiz birşey
- En iyi avı
- Kalkan 14 kg
- İsim
- Talip Girgin

Yurdum insanının misafirperverliği ve hoş sohbeti sürdürme gayreti çok hoştu. Kahveye gelenler “ Hoş geldiniz misafirler” diyerek ya içeriye giriyor, ya da sandalyesini alıp yanımıza oturuyordu. Sonra kulak kesilip muhabbete giriş yapmak için uygun ortamı beklemeleri gözümüzden kaçmıyordu.
Benim kimliğim deşifre olduktan sonra ve ardı ardına tanıdıklar gelmeye başlayınca, muhabbet iyice koyulaştı.
Kahveye biraderimin kayınpederi Mestan ağabey geldi. Daha sonra Mestan ağabeyin kardeşi, benim çok eski balıkçı arkadaşım (Gâvur Ali) geldi.
Ali ile şakalaşmaya başladık, beni bilenler bilir, hani ayı yavrusunu severken öldürürmüş derler ya o hesap! Daha önce de buraya balığa geldiğimde Ali arkadaşım bize rehberlik yapmıştı. Bana “Ağabey nereli” diye sordu. Bende “Ordu, Ünye’li “dedim.
Arkadaşım; “Bizim burada da Ordu’lu biri var, adı Cabbar” dedi.
Ağabeyim “Bir dakika, nasıl bir adamdır bu Cabbar? Alçak boylu çok konuşkan, sarışın biri mi?” diye sordu. Köylülerden birkaç kişi aynı ağızdan “ Tam anlattığın gibi biri” dediler.
Ağabeyim cebinden telefonu çıkardı ve kendisinde kayıtlı olan Cabbar’ı aradı! Telefonun karşı tarafından söz konusu Cabbar “Buyur Ömer Bey” dedi.
-Selamünaleyküm...
-Aleykümselâm…
-Nasılsın Cabbar Bey?
-Çok şükür iyiyim siz nasılsınız Ömer Bey?
-Allah razı olsun ben de iyiyim…
-Biliyor musun ben nerdeyim?
-Nerdesin?
-Beğendik köyünde kahvedeyim, şu an arkadaşlarla oturuyoruz.
-İnanmıyorum ciddi misin daa?
- He valla!
-Beş dakika sonra oradayım hemen geliyorum…
Köylüler şaşkın ben onlardan fazla şaşkınım…
Cabbar Bey’in İstanbul’da güvenlik şirketi varmış. Ağabeyim, fabrikasının güvenliğini Cabbar Bey’in şirketine vermiş. Daha önce görüşmelerinde Cabbar Bey, Trakya’dan bir yer aldığını söylemiş.
Tabi ağabeyim o zaman Beğendik’in nerede olduğunu bilmediği için pek üzerinde durmamış. Bu tamamen tesadüf bir karşılaşma olmuştu.
Ağabeyim bunları bize anlatırken, Cabbar Bey’de arabasını kahvenin önüne park ediyordu. Elli beş altmış yaşlarında, tabiri caizse pire gibi, yerinde duramayan tipik bir Karadeniz uşağı idi Cabbar Bey.
Hoş beş faslından sonra geliş maksadımızın, deniz kenarında kamp yapmak ve balık tutmak olduğunu söylediğimiz de; Cabbar Bey “Öyleyse yarın, öğlen yemeğinde bendesiniz” diyerek ısrarla bizi çiftliğine davet etti.
Diğer yandan Ali arkadaşım, yarın askeriyeden izin alıp bizi rezve deresine götürecekti. Onunla da, sabah erkenden köyde kahvede buluşacaktık.
Kendisiyle bir ara gruptan kopup, kısa bir balık muhabbeti de etmiştik. Ali arkadaşım devamlı Bulgar hududunda, rezve deresi ağzına dalış yaptığı ve iri iri balıkları zıpkınla vurduğu için kendisine “Gâvur Ali” diyorlardı. Bu akşam kamp yapacağımız yer de onun dalış yaparak avlandığı verimli bölgelerdendi.
Bir keresinde bu bölgede zıpkınla vurduğu bir levreği; “Sırtıma attığımda balığın kuyruğu arkadan yere değiyor” demişti. Valla ben onun yalancısıyım
Plan ve programlar yapıldıktan sonra, köyden kamp yapacağımız bölgeye hareket etmek için ağabeyim ve ben yerimizden kalktık. İyi geceler arkadaşlar deyip kahveden ayrıldık.
Orman yolundaki keskin dönemeçlerde ve iniş çıkışlarda, arabamızın motorundan gelen homurdanma, gecenin sessizliğini bozuyor, güçlü farlarından çıkan ışık ile de hayvanlar âlemini korku ve paniğe sürüklüyorduk!
Karanlıkta uçuşan baykuş ve yarasaların yanı sıra önümüzde kaçışan tilkilerin refakatçiliğinde, dalga sesine doğru devam ettik. Nihayet liman inşaatının olduğu mevkie geldik. Kamp yapacağımız yeri tespit ettikten sonra arabayı boşalttık.
Bu esnada yaban hayatın meraklı canlıları, çalı aralarından veya yüksek meşe ağaçlarının dalları arasından meraklı gözlerle bizi seyrettiklerine emindim. Yakın derecikteki kurbağaların serenatlarına bakılırsa bize hoş geldin şarkısı söylüyorlardı!
Arabanın park ışığı ve tepe lambamın ışığı altında dört adet uzun oltamı kıyıdan yakaladığım tekeler ile yemleyip denize attım. Hepsine zil taktım. Bu arada ağabeyim ile deniz kenarından, yakmak için ağaç ve tahta parçalarını topladık. Kocaman bir ateş yakarak ortalığı aydınlattık. Daha sonra yine çapı iki yüz metrelik bir alandan, denizin attığı kabukları soyulmuş sanki tornadan çıkmış gibi dümdüz odunlar topladık.
Gecenin sessizliğini yaktığımız ateşten gelen çıtırtılar bozuyordu. Isının yayıldığı toprakta ne kadar haşerat varsa, çıyan, akrep, yılan vs.
Muhtemelen ya kaçmışlar ya da yanmışlardı! Arada ziller ötüyor… Heyecanla koşup tasmayı vuruyorum ama ya İskorpit, ya gelincik, ya kayabalığıydı gelen!
İlk defa ağabeyim dört metrelik bir kamışla iskorpit çekiyordu.
Onun için bunun ne kadar keyifli olduğunu gözlerinden anlayabiliyordum. Bu balıkların zehirli olduğunu ve oltadan mutlaka pense yardımı ile çıkarılması gerektiğini söylüyordum.
Aslına bakarsan balıkların yemlenme saatini kaçırmıştık, aç kalanlar için tazecik teke’lerimizi gönderiyorduk. Fakat gecenin karanlığında oltalarımızı bir türlü istenilen yerlere düşüremiyorduk. Derinliği bilmediğimiz için yemlerimiz kayaların içine düşüyor. Canlı yemlerimiz ya saklanıyor ya da orada bulunan kaya balıkları tarafından yutuluyordu.
Ağabeyim yemek masası niyetine yedek stepneyi kullanarak, üzerini aldığımız yiyecekler ile donatmıştı. Bir taraftan korların üzerindeki ızgaraya İğneada’dan aldığımız sucukları diziyordu.
-“Heeeyt be keyfe bak keyfe”
-Yürü be ağabey kim tutar seni!
-Bak Talip usta sana özel kendi ellerimle hazırladım bu sofrayı bu kıyağımı unutma ha.
-Unutur muyum be ağabey bu anı ölümsüzleştirmek için dur birkaç kare fotoğraf alayım…
-Viiin… krak, viiin… şrak
Deniz ve ormanın temiz havası bizi acıktırmıştı. Hiçbir sese kulak asmadan yumulduk sofraya.
-Biliyor musun ağabey tam otuz yıl önce ben bu sularda voli ve gırgır tekneleri ile balıkçılık yaptım. Yüzlerce kalkan balığı, binlerce lüfer ve palamut yakaladık biz bu sularda. Bak şuradaki burnu görüyor musun onun arkasındaki koy’da, tabak gibi pavuryalar yakalardık biz.
-Sana bir anımı anlatayım mı ağabey?
-Anlat Talip usta, seni dinliyorum…
(Bu arada bir yandan da, yemeğe devam ediyoruz. Yoğurtta güzelmiş be, peynir de öyle. Unutturma da giderken birkaç kangal sucuk alalım hııım. Biber ister misin ağabey? Üüüf bu ne ka acıymış yandım daa… Yoğurt ye ağabey acısını alır! Getir ekmeğini sucuğun yağlarına bandırayım. Tamam ağabey… uy seni yaratana kurban olayım daa kavuna bak kavunaaa… Ağabey üstüne damlattın! Boş ver Talipçiğim tatile celdük daa!)
Devamı aşağıda