- Yaş
- 64
- Şehir
- İstanbul
- Favori Kamış
- Olta takımı
- Favori Makina
- Önemsiz birşey
- En iyi avı
- Kalkan 14 kg
- İsim
- Talip Girgin

Yine her zaman ki heyecan ile sabaha kadar hiç uyumamış, tutacağım balıklar için olta düzeneği hazırlamıştım. Saat 05.05 gibi gelen Metrobüse binerek 05.20 de Cevizlibağ’a geldim. 05.30 tramvayına binerek, işe gidip gelirken birbirine aşina olmuş bir grup insanın merhabalaşmaları, birbirlerine hatır sormaları arasında ben gibi elinde olta, kova ve çantaları ile sarıkanat veya istavrit peşine düşen balıkçıların birbirlerine rast gele dilekleri başlayan yolculuğumuz son durağa kadar indi bindiler ile devam etti.
Saat 06.00 ve ben, Kabataş’taydım. Bir kaç simit isteyen güvercin ve karganın çığlıkları arasında Üsküdar vapur iskelesi önündeydim. Yüzen modeller den ilk yedi santimlik rapala mı (su üstünde yüzer, çekilirken ayarlandığı derinliğe iner ve durma anlarında gene yükselir.)
Fasılalı bir kaç denemeden sonra tek vuruş alamayınca tekrar takımları topladım. Sırt çantamı sırtıma, oltayı da elime alıp derviş modunda tekrar yollara düştüm. İstikamet Beşiktaş vapur iskelesiydi.
Stadyumun kenarından yıldız parkı ve sarayların eteğinden mis gibi kokan çiçekler ve çınar ağaçlarının altından yürüyerek saat 06.30 gibi Beşiktaş vapur iskelesi önüne geldim. İskele önündeki simitçiler az sonra yanaşan vapurdan inecek olan müşterileri için tezgâhlarında son rötuşları yapıyorlardı! Mis gibi susam kokusu sarmıştı ortalığı. Simitler, kekler, açmalar ve bendeniz de de usul usul kaçmalar!
Son iki aydır kalori hesabı içinde olduğum için beyin ile mide arasındaki tartışmaya 15 kalorilik bir salatalık ile son noktayı koydum. Onlar mahzun ben masum (!)... Olta atacağım iskeleye geldiğimde, altmış yaşlarında bir ağabeyimiz benden önce bir umut ile oltasını savurduğunu gördüm boğazın derin sularına.
—Rast gele...
Eyvallah sağolasın...
—Sahta yem mi atıyorsun?
Hayır, istavrit çaparisi...
—Var mı bir şeyler?
Birkaç tane kıraça...
—Çinakopa denedin mi?
Hayır. Ben, istavrit tutuyorum!
— Peki, öyleyse hadi sana rast gele
Sağ ol, sana da...
İskelenin birinci boğaz köprüsüne bakan son ucundan düzeneğimi kurdum ve rapalamı suya gönderdim.
Arkasından çapari denedim, arkasından küçük kaşık, tekrar rapala, mapala, papele, papel, keper, casper, kesptir, kestir, hastır! Bir numara yok! Tabi ki biraz Çince, biraz Japonca, biraz uzaylıca kendimi yatıştırma seanslarındayım!
Okulu kırmış! On beş on altı yaşlarında melankolik bir kız saat 07.00 gibi hemen sol yanıma iskelenin en başına beton zemine oturdu. Yakın gelecekte ishal, uzak gelecekte hemoroit olma olasılığına meydan okuyacak kadar kabadayı bir davranış sergilemesi, daha kafadan ne kadar aptal olduğunun bir göstergesiydi! Okul çantasını sol yanı başına gereksiz bir eşya gibi ters bırakıp, çorabının içinden cep telefonunu çıkardı ve birisini aradı. Akabinde keyifle inceden bir şarkı tutturdu.
Arada göz ucuyla, kocaman Türkan abla gözlüklerinin arasından bana bakıyor, bende oltama aksiyon verirken; kamışı bu kızın suratına vurmamaya çalışıyorum. Tek tük erkek veya bayanlar spor maksatlı yürüyüşler ile yanıma kadar gelip geri dönüyorlardı. Belliki dönüş hedefi olarak burayı seçmişlerdi. Bende gençliğimde uzun koşular yapardım ve geri dönüş için kendime hedef olarak ya bir duvar, ya bir deniz seçerdim! Yoksa geri dönmem çok zor, hep ileri gideyim istiyordum!
Bakın bu konuda küçük bir anekdot geçeyim. Nerdeyse önceki hayatımda diyecek kadar eski gelen bir tarihte (1979) Çerkezköy ün kapaklı beldesinde kalıyorum. Ben ve İğneadalı bir hemşerim ile Kapaklı sporun akşam antrenmanlarına çıkıp kendi aramızda maç yapacaktık.
Herkes sahanın etrafında ısınırken ben saha dışında düz koşu yapmayı tercih ettim. Hani misafirim ya kimsenin bir şey dediği yok. Kapaklıdan önce bir Pınaça köyüne, oradan Çerkezköy’üne oradan tekrar Kapaklıya geldiğimde sahanın içinde kimseyi göremedim. Millet çoktan maçı bitirip evlerine gitmişlerdi!
Spor bu doyum olmuyor arkadaş...
Deniz kenarındaki restoranlar da bir kıpırdanma bir hareket görünüyordu. Belediye hizmetlileri yerleri süpürüyor, çiçekleri suluyordu. Bu arada bu meydanın orta yerinde, herkesin görüş mesafesinde on yedi on sekiz yaşlarında biri erkek biri kız iki genç kardeşimiz belirdi!
Türk sinemasının yetmişli yıllardaki o müthiş filmlerinin gösterildiği bir ucu rutubetli, Kambur’un yazlık sinemasının beyaz perdesinden fırlayan, ucuz filmlerin başrol aktörleri gibi (!) gerçek hayatta olduklarının farkında lığından uzakta birbirlerine sarılmış, diş çekme ve güneş kremi sürme hareketleri ile Aydemir akbaş’a ve Kazım kartal’a nazire edercesine üstün bir performans sergiliyorlardı!
Arada bir etraflarına göz gezdirerek, kendilerini kimlerin izlediğine bakıp şımarık ve bir o kadar da aptalca hareketlerde bulunuyorlardı. Her ne kadar bakmak istemesem de o kadar yakınlar ki ister istemez göz göze geliyorduk. Bir daire düşünün dairenin tam ortasındalar. Dairenin etrafında yaklaşık on kadar insan var.
Sol tarafta belediye bankında, üzerini üşümemek için bulduğu her şey ile örten bir başka aktör (Mesut Engin gibi) uyuyor; diğer yanda üzerine toz kondurmadığımız ve gelecekte çok şey beklediğimiz bizim çocuklarımızın geldiği nokta!
Biz eskiden böyle bir toplum değildik arkadaşlar! Bunun özgürlükle bunun medeniyetle hiç bir alakası yok. Bu tamamen ahlaki bir durum. Türk insanının örf ve adetlerinde bu çirkinlikler var ise; ben hiçbir şey bilmiyorum. Hiç kimse kusura bakmasın ama bu noktada batının cinsel özgürlüğünden önce, onların sahip olduğu teknolojiyi ve ekonomik özgürlüklerini örnek almalıyız diye düşünüyorum. Kaldı ki %99 u Müslüman bir ülkeyiz! Atatürk’ün Vatanı emanet ettiği gençlik bu değil, olamaz da! Bunlar son zamanlarda fazlaca istisnai kesimden, kesitler diye düşünüyorum.
Daha fazla yorum getirmeyeceğim ama bu genç delikanlının ne kadar zevksiz biri olduğunu söyleyebilirim (!) Kurbağa’yı prensese dönüştürme çabaları... Bütün fantezileri denemiş olmasına rağmen gerçekleşmedi
Ben bu arada denizden mühimmat çektiğime inandığım bir ağırlık ile rapalamı koparmama gayretleri içindeyken, şarkıcı kız öğrenci, ses tonunu yükseltmiş iskelede balıkçılar vakfı yararına konser veren sanatçı modunda havalara girmişti...
Çektiğim her nesneyi (Poşet vs) hizmetlinin tazecik poşetine dolduruyordum. Bir ara oltaya ağır kurşun taktım ve denizin müsait olduğunda var gücümle uzağa attım. Hani takım sörf olunca birde benim dayanılmaz gücüm karşısında karşı kıyıya yakın bir yerlerde kurşun suya gömüldü (hay yalanımı yiyeyim) Tam karşımda dümeni kopmuş bir İDO yolcu vapuru üstüme üstüme geliyor!
Hani ne yapacağımı şaşırdım, oltayı bırakıp kaçsam bir dünya para verdim kıyamıyorum! Yok, arkadaş İDO beni de takımları da dağıtacak... Birden gözlerime inanamadım İDO hız kesti ve benim takımı sudan almamı bekliyor. Yok, vallahi dokunmayın ağlayacağım! Olacak iş değil koskoca vapur sırf benim için hız kesti ve bekliyor. Oysa küçük tekneler genelde bana mısın demez, olta neyin alır giderdi canları sağ olsun. Neyse karşı kıyıdan takımımı çektim İDO ya bir asker selamı çaktım.
Biraz sonra, bu kez başka bir İDO megafonundan “rast gelsin” sesi geldi (!) etrafıma baktım benden başka kimsecikler yok. Kaptan, kaptan köşkünden kolunu çıkarmış el sallıyordu.
Yok, daha neler bu kez kimse tutmasın kesin ağlayacağım bu ne yahu ezberim bozuldu! Bu sabah herkes bir başka güzel! Oysa İDO, dido her neyse tam gaz yanaşıp oltamı koparmalı, beni ıslamalı, bende onun yedi ceddinin hal ve hatırını sormalıydım! Ekmek çarpsın çok şaşırdım. Ben şimdiye kadar desenize olta atma konusunda hep yanlış iskelelerde takılmışım; duydun mu, mamut ağabeyyyy. (yukarıdaki resmin sahibesi) Devam ediyor
