- Yaş
- 64
- Şehir
- İstanbul
- Favori Kamış
- Olta takımı
- Favori Makina
- Önemsiz birşey
- En iyi avı
- Kalkan 14 kg
- İsim
- Talip Girgin

Sıra dışı bir hikâye:
Çok uzun zamandır elime silah almıyor, soranlara da avcılığı bıraktığımı söylüyordum. Avcılığı bırakma sebeplerimin başında, hayvanlara karşı acıma duygumun ağır basmaya başlaması yatıyordu. Ama insanoğlu hangi yüzyılda yaşarsa yaşasın içinde bir yerlerde bir gün, doğa ile baş başa Robinson olma arzusu ile yanıp tutuşuyor olmalı!
Bizim gibi büyük şehirlerde yaşayan birçok insan, gerek kara avcılığına, gerek amatör olta balıkçılığına sırf bu nedenle soyunur. Emekliliğimizde yapmak istediğimiz genellikle bu çerçevenin içiyle sınırlıdır ve hemen hemen hepimizin hayallerinde bu vardır.
Biz avcılar, öldürmek arzusundan çok doğa ile baş başa kalmayı ve doğayı birebir yaşamayı seviyoruz. Tabi ki aramızda bu düşüncenin dışında olan istisna bir kesim var. Ama nerede yok ki? Bu gerçekle yaşamasını elbette öğreneceğiz…
Silahımı elimden bırakmadan önce av vurmayı çoktan bırakmıştım. Sırf fişek kokusunu hissedebilmek için cansız hedeflere ateş ederek fişek koklama (!) ihtiyacımı gideriyordum. Sonra tam on üç yıl silahlarımı rafa kaldırmış, sadece arada bakım yapmak için elime aldığımda, ayna gibi olmuş namlu içlerinde barut kokusunu alabilmek için ne kadar kokladıysam da bu mümkün olmuyordu.
Silip yağladığım silahlarımı tekrar kılıfına özenle koyup yerine koyuyordum. Ta ki geçenlerde kayınçom bana “enişte İğneada’ya ava gidelim mi? Hem gezmiş olur, biraz hava alırız. Hem eskiden olduğu gibi hedeflere nişan alırız” dedi.
Düşündüm ve “neden olmasın, gideriz tabi” dedim. 22 Ocak 2011 günü İğneada’ya gitmeye karar verdik. Köyü aradım ve dayıoğlu ile konuştum. Kısmetse 22 Ocak gecesi İğneada’ya ava geleceğimizi söyledim.
Kayınçom Tamerin iş yerinden arkadaşı Yasin de bizimle gelecekti. Ben her ne kadar Robinson modundaysam; kayınçom Tamer yerli Rambo gibiydi. Yasin kardeşimiz ise yeni meraklılardandı. Henüz ne bir balıkçı ne bir kara avcısıydı ama içinde bu işi öğrenme arzusu ağır basıyordu. En önemlisi bu ortama uyum sağlaması dört dörtlüktü. En kısa zamanda usta bir avcı olacağa benziyor. 22 Ocak 2011 günü kayınçom ile öğlen saatlerinde, silahçıya gidip iki kutu domuz fişeği ve on kutu tek kurşun aldık. Evde elimde kalan birkaç kutu karışık fişeği de alınca bir günlük av için yeterince fişeğimiz oldu (200 adet gibi)
Kayınçom evden silahını, sırt çantasını ve yedek elbise ve battaniyesini sırtlanıp bizim eve gelmişti. Ben her zaman olduğu gibi hazırlık aşamasında elim ayağıma karışır vaziyette ortalığı savaş alanına çevirmiştim! Biryandan tüfek ve fişekler diğer yandan olta ve iğneler. Biryandan şarj aleti, yedek pil, dürbün, fişek, çakı, bıçak, yara bandı not defteri, kalem, ruhsat, ağrı kesici, battaniye, yedek elbise ayakkabı vs vs.
Evdekilerle vedalaşma faslına gelince sanki Afrika’ya bir aylığına safariye gidiyormuşuz gibi çoluk çocuk kapıda ip gibi dizilip, dönüp dönüp sarılmalar ve vedalaşmalar! Neyse efendim güç bela evden ayrıldık, akşam saat 18. 30 gibi Yasin’i İkitellideki evinden alıp ver elini otabandan Trakya... Güzel bir yolculuktan sonra Saat 20. 30 gibi Saray’da otogar da o meşhur çorbacımızda kelle paçaları içiyorduk. Yemeğimizin sonuna doğru Saray fatihi Ahmet Yazıcı ağabeyimi cepten aradım. Telefonun diğer ucunda, hayatımda bu kadar güzel insan karşılayan üç beş insandan biridir Ahmet ağabey. Kendisiyle yüz yüze bu ikinci gelişimiz olacaktı.
Ahmet ağabey ile sanal âlemde, balıkçı sitelerinin birinde tanımıştım. Yaptığı avları okurken, yazılarındaki doğallığı ve samimiyeti yakalamıştım. Bilahare kendisine yapılan haksız saldırılara karşı verdiği mücadeleyi gördükten sonra, işte dedim benim hemşerim, benim adam gibi adam profilim bu. “Buyur Talipçiğim” dedi Ahmet ağabey. “Abim az sonra yanındayız çay içmeye geliyoruz” dedim. Çok sevindi “buyur gel bekliyorum kardeşim” dedi. İşte bir insanın duyabileceği içtenlikte en güzel sözler bunlar olmalıydı. Burun kıvırarak verilen davetleri en yakınlarımızda gördükten sonra; ısım akraba, eş dost, tanış kavramının birbirinden hiçbir farkı yoktu benim için. İnsan; insan olduktan sonra, onun kim olduğunun hiçbir önemi yoktur.
Dünyanın öbür ucunda da olsa; mesela; Tom Bentley Fişher (Kanada), mesela Kinabalu’dan KULL– 64 (Emrah kardeşim) mesela Yeni Zelanda dan Hüseyin Alp Arslan dostum, mesela Rusya; Moskova’dan Okan Bakır dostum gibi, yorum ve yazılarda insanı birbirine çeken birtakım duygular hasıl olur ki, bu duyguya hiç kimse engel olamaz. İster Türkiye de, ister dünya da olsun; iletişim aracımız form sayfaları var oldukça; bizler yeni yeni dostluklar edinmeye devam edeceğiz. İçimizde yaşattığımız ve yeşerttiğimiz o çocuksu duygularımızla sarılı, sarmaşık ağacımızdaki tılsımın kaybolmasına ve ağacımızın sevgisizlikten kuruyacağı güne kadar! Umarım hiç kimse içindeki sarmaşık ağacının kurumasına izin vermez…
&&&
Avcılar kulübü ağzına kadar doluydu. Ahmet ağabey boş bir masada oturmuş bizi bekliyordu. Bu ikinci karşılaşmamızda da bizi hac’dan gelmiş misafir gibi kucaklamış ve masasına buyur etmişti. Ahmet ağabey kayınçom Tameri bir önceki gelişimizden zaten tanıyordu. Yasin kardeşimizle de tanışmış oldu. Bilirsiniz hangimiz bir arkadaşımızla kendi köyümüze gitsek, arkadaşımıza karşı mahcup olmamaya çalışırız. Zamanla bunu hepimiz yaşadık ve bu duyguyu iyi biliriz. Aynı endişeleri Ahmet ağabeyin taşıdığını görmüştüm. Oysa bu çok yersiz bir endişeydi. Bizler bu ortama alışıktık zaten!
Etrafta kocaman bir çan aradım; hani avcının av hikâyesini anlatırken ipin ucunu kaçırdığı anlarda, kahveci tarafından ipi çekilen çan! Koca kahvede sanki kocaman bir sığır varmış gibi çalar o çan çaldığında!!! Çoğu insan muhabbet ederken tanışmıştır bu çanla. Deli Sedat gibi kulağı sağır olanlara ne çan, ne ramazan topu; vız gelir tırız gider he he he. Sonradan öğrendiğime göre Ahmet ağabey “bizde yalana müdahale olmaz, atış serbest” dediydi de bayağı gülmüştüm. Burası gerçekten demokratik bir kulüp! Ne yalan söyleyeyim arkadaşlarımla en yakın zamanda buraya üye olmaya karar verdik. Ancak ikamet sorundu. Fakat buna da bir çözüm getirdi İğneada’lı emekli ormancı Şerafettin ağabey; Şerafettin ağabey Ahmet ağabeyin arkadaşı ilk defa burada az önce tanışmıştık. İğneada’lı eski reis (Belediye başkanı) Hayri Savaş kendisinin yeğeniymiş…
“Hemşoma bak be… Benim burada üç katlı evim var. Dairenin biri boş, gel otur al ikametini ne olcek yani?”
Yurdum insanı bir başka güzel canım. Masada otururken bölgenin trafik polislerinden bir arkadaşla da tanışmış o da kendi rengi ile masaya renk ve cümbüş katmıştı. Ve hatta biz kahveden çıkarken “siz misafirsiniz, isterseniz size çıkışa kadar eskortluk yapayım” dediğinde kendimi bölge mülkü amirleri gibi önemli biri hissettim! Tabi ki bu öneriye çok teşekkür edip gerek olmadığını söyledik....