- Yaş
- 64
- Şehir
- İstanbul
- Favori Kamış
- Olta takımı
- Favori Makina
- Önemsiz birşey
- En iyi avı
- Kalkan 14 kg
- İsim
- Talip Girgin
Gecenin bir vakti; foto Arif ile msn de konuşurken aniden aklımıza geldi ve sabah Marmara’ya balığa gitmeye karar verdik.
Arif; “Ağabey, bütün saatleri 04,00 kuruyorum” dedi ve karşılıklı sabah görüşmek üzere diyerek msn den ayrıldık.
Bu arada gecenin ilerleyen saatleri hanım bana yardım ediyor!
- Çok vefalıdır kendisi, yeri gelmişken bir kez daha ona bu konuda göstermiş olduğu anlayış ve gayretinden dolayı teşekkür ediyorum.
Klasik üçlü takım yapmaya çalışıyoruz bu arada ortalık bir milyoncu dükkânına döndü. Oğlum Gökmen zargana toplarını havada atıp tutarak sihirbazlık yaparken yorgunluktan uyuya kalmış. Kızım dersen alabalık meps'lerinden küpe yaparken kancayı kulağına batırmış cıyaklıyor! Hanım;“sende kardeşin gibi yatsana, bak saat kaç oldu?” diye ona çıkışıyor. Benim ise İğneler parmağımdan çıkıp, ayağıma batıyor. Halı renkli olduğu için ne düşen iğneleri bulabiliyorum ne köstek için kestiğim misinaları. Yok, olacak gibi değil, tüm malzemeleri tekrar kutusuna ve takım çantasına topluyoruz.
Yine her zamanki gibi eşyaları arabanın bagajına ite kaka dolduruyorum ve yanıma alacak daha bir sürü eşyam olmasına rağmen, onlardan şimdilik feragat ediyorum. Arif kardeşimin eşyaları için arka koltuğu boş bıraktım.

(Aslında bu plana sevgili dostumuz; Ali Gülcü’de dâhildi. Fakat kendisiyle en son konuştuğumuzda bana akşam maçtan sonra (milli maç) tekrar döneceğini söylemişti!)
Almanya yolcusu gibiyim! Çoluk çocuk uyumamış hepimiz ayaktayız. Saat 02,00 de ancak evde yat borusu çaldı! Ta ta ta ti.
Saat 03 -00 te, bu kez de bana, kalk borusu çaldı; Ti ti ti ta.

Efendim derler ya “uyku baldan tatlıdır” gerçektende öyle. Bir lahza şöyle şekerleyeyim dedim, sağ olsun hanım bir dirsek darbesiyle “alarm çalıyor, sülerim sana kalkasın, kalk haydeee bre haydeee haydeee te te o kaaa.” diyerek son noktayı koydu. Bir ara hepimiz sütçü Ramiz tayfası olmuştuk ya (!)
E-6 dan sabah, 04.20 gibi Çerkezköy’e giriş yaptım; Arif kardeşimi 0505 ...........45 çağrı yaptım cevap yok. 0532........16 dan çağrı yaptım gene tın yok
Kısa kısa çaldırıyorum ki ev halkı rahatsız olmasın. Ayrıca Arif kardeşim bana evde bütün çalar saatleri ve cep telefonlarını sabah 04.00 kuracağını söylediği için en azından, kuşkulu yatmıştır diye düşünüyorum.
Tabi ben öyle düşünüyorum. İstanbul’dan, Çerkezköy’e gelmişim, Arif kardeşimin şeyinde, pireler uçuşuyor!
Ben bir 45- ten, bir 16 dan çağrı yapıyorum ne gelen var ne giden?
Bu kez hangi numarası olduğunu bilmiyorum “Arif 1” yazan yere tıklıyor ve uzun uzun çaldırıyorum.
Artık sonlara doğru bir ses geliyor kulağıma “günaydın uyandın mı ağabey? ( Aslında benim sormam lazım “uyandın mı Arif bey?” )
“ Ne uyanması ben Çerkezköy’deyim” diyorum.
—Ne çabuk beyaa?
Eh işte öyle oldu beyaa!
Sonra bana yolu tarif ediyor. Onun evinin sokağına girdiğimde elinde cep telefonu ile sokak lambasının loş ışığı altında beni beklerken buluyorum.
Bana, saatlerin ve cep telefonlarının alarmlarının çalmış olduğunu, fakat hiç birini duymadığını söyledi.
Beş dakikada hazır olacağını ve hemen geleceğini söyleyerek telaşla içeri girdi.
Bir süre sonra, büyük bir çanta ile geldi. Daha sonra daha da büyükçe ne bir çantayla gelince, içimden “taşınıyor herhalde” diye geçirdim.
Koskoca Çerkezköy’de kahvaltı yapacak açık bir lokanta bulamadık; iyi mi? Sanayi buraya kümelenince, herkesin karnı doydu! Kim açar sabahın beşinde dükkânı?
Efendim yağmurlu ve puslu bir havanın içinden Çorlu’ya geldik. Burada da durum aynı, aç kaldık!
Hazır buraya kadar gelmişken Ali Gülcü dostumuzu bir kez daha cepten aramak istedim. Küçük bir çağrı, tık yok. Diğer telefondan bir çağrı, yine tık yok. Artık her sonucu göze aldık! Bu kez uzun uzun bir çağrı, yine kimse yok aklıma bir sürü olumsuzluklar geliyor. Dün, ikindiden beri, ona ulaşamıyorum. Hayırdır inşallah derken, inşallah Ali Gülcünün telefonuna bir şey olmuştur! Diyorum.
Bu arada, Arif dayanamadı ve ilk sigarasını yaktı. Arif kardeşim, araç komutanı olarak bana tarif ettiği bir yola aracı saptırınca, terk edilmiş bir köyün yol kalıntıları arasında açlığımızı çoktan unutmuş, gittiğimiz yönde önümüze bir asfalt yol çıkması için dua ediyorduk!
Az gittik uz gittik, çukur, tepe, dümdüz gittik. Nihayet, biraz akıllıca bir yola çıktık ve Yeniçiftlik’e vardık. Hemen aç kurtlar gibi nerde ışık varsa oraya aracı yanaştırdık. Tabi şöyle sıcak bir işkembe, paça veya mercimek çorbası hayal ediyorduk ama karşımıza börekçi çıktı en azından aç kalmayacaktık buna da şükür.
Arif; yinede ben “buralarda çorbacı var mı?” diye soracağım dedi.
İçeri girdik, içerde koşuşturan ufak tefek çalışan biri var. Birde börek yiyen, 65–70 yaşlarında bir yurdum insanı var.
Arif “buralarda çorbacı var mı? Diye sordu; yaşlı yurdum insanı börekçi dükkânının içinde, çorbacı soran bize şöyle bir baktı ve “burası börekçi dükkânı ÇORBA YOK! Çorbacı karşıda ama bu saatte kapalı.” dedi. ( Birazcık kinaye vardı söz tonunda ve tavrından onu hissettim. Biz buraya elektrikçi dükkânı diye girmedik ki!)
Neyse oturup karnımızı doyururken sabah ezanı okunmaya başladı. Börekçiden çıkıp Marmara Ereğli’sine ilk dere ağzına geldik. Burada bir arkadaş balık tutuyordu. Bize buradan levrek, mırmır ve kalkan balığı çıktığını söyledi.
Heyecanlandık tabi ama yanımızda Arif’in yıllanmış ve yeniden kurtlanmış (!) bayat boru kurtlarından başka yem olmadığı için, benim her zaman avlandığım, bölgeye gitmeye karar verdik. Oradan taze kum solucanları çıkarıp mırmır avlamayı düşünüyorduk.
Av bölgesine arabayı çektik ve içinde ne var ne yok boşalttık. Bu arada bizi şaklabanlık yaparak karşılamaya gelen buranın müdavimi bir köpek vardı. Ona verdiğim ekmek ile karnını doyurduktan sonra, onun da neşesi yerine geldi ve bize av bölgemize kadar refakat etti.

Eşyalarımızı rıhtıma koyduk. Ben kısaltılmış inşaatçı küreği ile kum solucanı çıkartmaya gittim. Bir süre yürüdükten sonra devamlı yem çıkarttığım yerin sular altında kaldığını görünce “aha şimdi ayvayı yedik” dedim. Kenar köşeye saldırdıysam da nafile solucan veya kurt bulamadım.
Hava, balık tutmak için mükemmel ama bizim için soğuk ve yağışlı. Elimizde sadece bayat kurtlar, birde zor bela bulduğum yemlik birkaç kum ve kaya midyesi vardı. Saat 10.00 kadar karışık şekilde yemleyip attığımız oltalarımıza Allah rızası için kimse uğramadı! Derken, Savaş çığlıkları atarak koşuşturan bir grup gördük. Çıkardıkları seslere bakılırsa bunlar Cherokee kabilesinden olmalıydı!
Sırtlarında ok ve yaylar ellerinde mızrak ve savaş baltaları “beyaz adamlara hücum” savaş çığlıkları atarak bayır aşağı iniyorlardı.

Arif kardeşime “ savaşa hazır ol Çiko (!)Kızılderililerin saldırına uğradık” dedim.
“Ahhhhhhyaaaakkkk... smack... smuck... puahhhhhhh... Karamba Karambita.”
Bendeniz baltalı ilah ZAGOR TE-NAY gardımızı alıp ne olacak bekliyoruz artık!

Az sonra küçük pigme tipli mantargillerden bir apaçi bize oturan boğadan mesaj getirdi. “Beyaz adamlar iskeleyi 1 dakikada boşaltsınlar ya da Marmara adasına doğru yüzmeye başlasınlar.” Allahtan iskelenin tapusunu gösterdim de vaziyeti kurtardık.

Devamı altta...
Arif; “Ağabey, bütün saatleri 04,00 kuruyorum” dedi ve karşılıklı sabah görüşmek üzere diyerek msn den ayrıldık.
Bu arada gecenin ilerleyen saatleri hanım bana yardım ediyor!
- Çok vefalıdır kendisi, yeri gelmişken bir kez daha ona bu konuda göstermiş olduğu anlayış ve gayretinden dolayı teşekkür ediyorum.
Klasik üçlü takım yapmaya çalışıyoruz bu arada ortalık bir milyoncu dükkânına döndü. Oğlum Gökmen zargana toplarını havada atıp tutarak sihirbazlık yaparken yorgunluktan uyuya kalmış. Kızım dersen alabalık meps'lerinden küpe yaparken kancayı kulağına batırmış cıyaklıyor! Hanım;“sende kardeşin gibi yatsana, bak saat kaç oldu?” diye ona çıkışıyor. Benim ise İğneler parmağımdan çıkıp, ayağıma batıyor. Halı renkli olduğu için ne düşen iğneleri bulabiliyorum ne köstek için kestiğim misinaları. Yok, olacak gibi değil, tüm malzemeleri tekrar kutusuna ve takım çantasına topluyoruz.
Yine her zamanki gibi eşyaları arabanın bagajına ite kaka dolduruyorum ve yanıma alacak daha bir sürü eşyam olmasına rağmen, onlardan şimdilik feragat ediyorum. Arif kardeşimin eşyaları için arka koltuğu boş bıraktım.

(Aslında bu plana sevgili dostumuz; Ali Gülcü’de dâhildi. Fakat kendisiyle en son konuştuğumuzda bana akşam maçtan sonra (milli maç) tekrar döneceğini söylemişti!)
Almanya yolcusu gibiyim! Çoluk çocuk uyumamış hepimiz ayaktayız. Saat 02,00 de ancak evde yat borusu çaldı! Ta ta ta ti.
Saat 03 -00 te, bu kez de bana, kalk borusu çaldı; Ti ti ti ta.

Efendim derler ya “uyku baldan tatlıdır” gerçektende öyle. Bir lahza şöyle şekerleyeyim dedim, sağ olsun hanım bir dirsek darbesiyle “alarm çalıyor, sülerim sana kalkasın, kalk haydeee bre haydeee haydeee te te o kaaa.” diyerek son noktayı koydu. Bir ara hepimiz sütçü Ramiz tayfası olmuştuk ya (!)
E-6 dan sabah, 04.20 gibi Çerkezköy’e giriş yaptım; Arif kardeşimi 0505 ...........45 çağrı yaptım cevap yok. 0532........16 dan çağrı yaptım gene tın yok
Kısa kısa çaldırıyorum ki ev halkı rahatsız olmasın. Ayrıca Arif kardeşim bana evde bütün çalar saatleri ve cep telefonlarını sabah 04.00 kuracağını söylediği için en azından, kuşkulu yatmıştır diye düşünüyorum.
Tabi ben öyle düşünüyorum. İstanbul’dan, Çerkezköy’e gelmişim, Arif kardeşimin şeyinde, pireler uçuşuyor!
Ben bir 45- ten, bir 16 dan çağrı yapıyorum ne gelen var ne giden?
Bu kez hangi numarası olduğunu bilmiyorum “Arif 1” yazan yere tıklıyor ve uzun uzun çaldırıyorum.
Artık sonlara doğru bir ses geliyor kulağıma “günaydın uyandın mı ağabey? ( Aslında benim sormam lazım “uyandın mı Arif bey?” )
“ Ne uyanması ben Çerkezköy’deyim” diyorum.
—Ne çabuk beyaa?
Eh işte öyle oldu beyaa!
Sonra bana yolu tarif ediyor. Onun evinin sokağına girdiğimde elinde cep telefonu ile sokak lambasının loş ışığı altında beni beklerken buluyorum.
Bana, saatlerin ve cep telefonlarının alarmlarının çalmış olduğunu, fakat hiç birini duymadığını söyledi.
Beş dakikada hazır olacağını ve hemen geleceğini söyleyerek telaşla içeri girdi.
Bir süre sonra, büyük bir çanta ile geldi. Daha sonra daha da büyükçe ne bir çantayla gelince, içimden “taşınıyor herhalde” diye geçirdim.
Koskoca Çerkezköy’de kahvaltı yapacak açık bir lokanta bulamadık; iyi mi? Sanayi buraya kümelenince, herkesin karnı doydu! Kim açar sabahın beşinde dükkânı?
Efendim yağmurlu ve puslu bir havanın içinden Çorlu’ya geldik. Burada da durum aynı, aç kaldık!
Hazır buraya kadar gelmişken Ali Gülcü dostumuzu bir kez daha cepten aramak istedim. Küçük bir çağrı, tık yok. Diğer telefondan bir çağrı, yine tık yok. Artık her sonucu göze aldık! Bu kez uzun uzun bir çağrı, yine kimse yok aklıma bir sürü olumsuzluklar geliyor. Dün, ikindiden beri, ona ulaşamıyorum. Hayırdır inşallah derken, inşallah Ali Gülcünün telefonuna bir şey olmuştur! Diyorum.
Bu arada, Arif dayanamadı ve ilk sigarasını yaktı. Arif kardeşim, araç komutanı olarak bana tarif ettiği bir yola aracı saptırınca, terk edilmiş bir köyün yol kalıntıları arasında açlığımızı çoktan unutmuş, gittiğimiz yönde önümüze bir asfalt yol çıkması için dua ediyorduk!
Az gittik uz gittik, çukur, tepe, dümdüz gittik. Nihayet, biraz akıllıca bir yola çıktık ve Yeniçiftlik’e vardık. Hemen aç kurtlar gibi nerde ışık varsa oraya aracı yanaştırdık. Tabi şöyle sıcak bir işkembe, paça veya mercimek çorbası hayal ediyorduk ama karşımıza börekçi çıktı en azından aç kalmayacaktık buna da şükür.
Arif; yinede ben “buralarda çorbacı var mı?” diye soracağım dedi.
İçeri girdik, içerde koşuşturan ufak tefek çalışan biri var. Birde börek yiyen, 65–70 yaşlarında bir yurdum insanı var.
Arif “buralarda çorbacı var mı? Diye sordu; yaşlı yurdum insanı börekçi dükkânının içinde, çorbacı soran bize şöyle bir baktı ve “burası börekçi dükkânı ÇORBA YOK! Çorbacı karşıda ama bu saatte kapalı.” dedi. ( Birazcık kinaye vardı söz tonunda ve tavrından onu hissettim. Biz buraya elektrikçi dükkânı diye girmedik ki!)
Neyse oturup karnımızı doyururken sabah ezanı okunmaya başladı. Börekçiden çıkıp Marmara Ereğli’sine ilk dere ağzına geldik. Burada bir arkadaş balık tutuyordu. Bize buradan levrek, mırmır ve kalkan balığı çıktığını söyledi.
Heyecanlandık tabi ama yanımızda Arif’in yıllanmış ve yeniden kurtlanmış (!) bayat boru kurtlarından başka yem olmadığı için, benim her zaman avlandığım, bölgeye gitmeye karar verdik. Oradan taze kum solucanları çıkarıp mırmır avlamayı düşünüyorduk.
Av bölgesine arabayı çektik ve içinde ne var ne yok boşalttık. Bu arada bizi şaklabanlık yaparak karşılamaya gelen buranın müdavimi bir köpek vardı. Ona verdiğim ekmek ile karnını doyurduktan sonra, onun da neşesi yerine geldi ve bize av bölgemize kadar refakat etti.

Eşyalarımızı rıhtıma koyduk. Ben kısaltılmış inşaatçı küreği ile kum solucanı çıkartmaya gittim. Bir süre yürüdükten sonra devamlı yem çıkarttığım yerin sular altında kaldığını görünce “aha şimdi ayvayı yedik” dedim. Kenar köşeye saldırdıysam da nafile solucan veya kurt bulamadım.
Hava, balık tutmak için mükemmel ama bizim için soğuk ve yağışlı. Elimizde sadece bayat kurtlar, birde zor bela bulduğum yemlik birkaç kum ve kaya midyesi vardı. Saat 10.00 kadar karışık şekilde yemleyip attığımız oltalarımıza Allah rızası için kimse uğramadı! Derken, Savaş çığlıkları atarak koşuşturan bir grup gördük. Çıkardıkları seslere bakılırsa bunlar Cherokee kabilesinden olmalıydı!
Sırtlarında ok ve yaylar ellerinde mızrak ve savaş baltaları “beyaz adamlara hücum” savaş çığlıkları atarak bayır aşağı iniyorlardı.

Arif kardeşime “ savaşa hazır ol Çiko (!)Kızılderililerin saldırına uğradık” dedim.
“Ahhhhhhyaaaakkkk... smack... smuck... puahhhhhhh... Karamba Karambita.”
Bendeniz baltalı ilah ZAGOR TE-NAY gardımızı alıp ne olacak bekliyoruz artık!

Az sonra küçük pigme tipli mantargillerden bir apaçi bize oturan boğadan mesaj getirdi. “Beyaz adamlar iskeleyi 1 dakikada boşaltsınlar ya da Marmara adasına doğru yüzmeye başlasınlar.” Allahtan iskelenin tapusunu gösterdim de vaziyeti kurtardık.

Devamı altta...











