- Yaş
- 64
- Şehir
- İstanbul
- Favori Kamış
- Olta takımı
- Favori Makina
- Önemsiz birşey
- En iyi avı
- Kalkan 14 kg
- İsim
- Talip Girgin
“Asker arkadaşım Mistan, delikanlı çocuktur, merttir sözünün eridir; bende ona yakışır bir arkadaş olmalı, verdiğim sözü tutmalıydım!” Ana yoldan ayrıldıktan sonra hiç durmadan bana tarif edilen köy yönüne doğru yürüdüm… Bazen bir keçi patikasını andıran daracık dik yamaçlara tırmanıyor, bazen düz bir ovanın kıraç topraklarında ayak sürüyordum… Küçük taşların ayakkabımın içine girmesini fırsat bilip, taşları çıkartmak için her durduğumda benim için ufacık bir dinlenme molası oluyordu.
Yanımda taşıdığım su şişesinden birkaç yudum içip gözlerimi kapıyor ve dağlardaki sessizliğin içinde kayboluyordum. Bir ara sırtımı yasladığım kocaman bir kayanın gölgesinde dinlenirken, gözlerim kendiliğinden kapanmış ve tatlı bir rüyaya dalmıştım. Şu an ziyaretine gittiğim asker arkadaşım Mistan, rüyamda bana daha önce söylediklerini tekrarlıyordu;
—Sevgili dostum biz insanların pek uğramadığı dağların üzerinde, küçük bir köyde yaşıyoruz. Benim babam, babamın babası, onun babası; biz kendimizi bildiğimizden beri hep buralıyız! Sülalemizden çok göç verdik dışarıya ama her zaman bu köyü bekleyenlerimiz olmuştur… Bundan sonra çocuklarım ne yapar onu bilemem.
Köyümüz, Kıraç topraklar üzerinde kurulmuş, bizler, kayısıcılık ve hayvancılık yaparak geçimimizi sağlıyoruz. Kasabamız bize otuz kilometre, İlimiz ise yaklaşık iki yüz kilometre uzakta; arada bir göç eden insanlarımız ile yolunu şaşırmış âşık ozanlar gelir ziyaretimize… Onun dışında çoğu zaman yabancı bir insan yüzüne hasret kalırız biz buralarda… Aşağıya vadiye indiğimizde bizi azgın Fırat’ın suları karşılar, işte o Fırat üzerinde bir köpük gibi kayar gideriz, hayal dünyamızın içinden, Basra körfezine kadar” Yukarı çıktığımızda ise “Sarıkayalar” karşılar bizi ve çoğu zaman onlar belirler kaderimizi!
&&&&
Aniden bir çığlık sesi ile uyanıp kendime geldim “tuii-u”… Sesin, dibini göremediğim bir vadinin içinden yankısı geliyordu kulaklarıma…
Tuuiiiii- u

Gövdesi siyaha yakın kahverengi, kanat içleri beyaz, Kocaman heybeti ile tepemde dolaşan bir kaya kartalı belirdi; az ileride hisar duvarları gibi aşılmaz bir kayanın üzerindeki bir setin üzerine kondu. Başını ve boynunu ileriye doğru uzatıp tekrar bana bakarak “Tuuiii-u” diye seslendi.
Doğal olarak yaban hayatın içinde savunmasız olduğum için hayvanın bana saldırmasından korktum! Saatte 320 kilometre hızla avına pike yapan bir kartala karşı kendimi nasıl koruyabilirdim ki?
Ellerimdeki ve sırtımdaki dolu çantalarla hareket kabiliyetim oldukça kısıtlıydı. Sonradan öğrendiğime göre; Orta Asya da birçok ülkede avcılar, kaya kartallarını eğitip kurt ve tilki avlarında kullanıyorlarmış!
Birçok yaratılanlarda görüldüğü gibi kaya kartalları da yaşamları boyunca, tek eşliliği seçen onurlu ve asaletli hayvanlar kategorisinde yer alırlar. Genellikle her yıl aynı yuvalarını tercih eder ve orada ürerler. Anlaşılan o ki, farkında olmadan yuvasına yaklaşmış olmalıydım… Kim bilir, belki yavrularını çalmaya gelen kaçak avcılardan biri sanmış olabilirdi beni!
Ne yalan söyleyeyim, korkudan tüylerim diken diken olmuştu. Dağların hakimine selam verip “Benden sana zarar gelmez” diye seslendim… Kartal yine bana doğru “Tuuiiii-u” diye yanıt verdi! Usulce yerimden doğrulup eşyalarımı sırtlanıp tekrar yola koyuldum.
Tepelere doğru yükseldikçe yollar biraz daha bozuluyordu… Dağların ardı arkası kesilmiyor, peşi sıra uzuyordu sıradağlar… Bazen yol öyle daralıyor ki Allah muhafaza korkuluğu olmayan bu daracık yerlerde insan olsun hayvan olsun düşmeye görsün, parçasını bulmak imkânsız olurdu!
Düşünemiyordum insanoğlu bu zor şartlar altında buralarda yaşamaya neden ısrar eder ki? Toprağına âşık olmak bu olmalı.
“Bülbülü koymuşlar altın kafese,
Vatan vatan demiş nefes nefese”
&&&&&&
Öğlen olmuştu. Uzaklardan bir çobanın kavalından çıkan nağmeler, Karacaoğlan’ın sazından çıkan yanık türküler gibi, beni kendine doğru çekmeye başlamıştı. Sürüsünün başındaki çoban, hayvanlarını öğle sıcağında, buralarda pek nadir bulunan ulu bir ağacın gölgesine yatırmış, onlara, Anadolu’nun bağrından çıkan ezgilerden küçük bir konser veriyordu. Nice ölü Ozanların söylediği yanık parçalardı bunlar kim bilir?
Bir süre olduğum yerden bu güzel konserin büyülü havasını bozmamak için çobanın resitalini izledim; çoban güttüğü hayvanları tam karşıdan gören ve üzerine gölge düşen düz bir kayanın üzerini sahne gibi kullanıyordu! Duygusal ezgilerden sonra, kıvrak vücut hareketleri ile oynak parçalar çalmaya başlamıştı. Bazen tek ayak üzerinde sek sek gidiyor, sonra aniden geri dönüyor, sol ayağını ileri atınca sağ ayağını yanlamasına havaya kaldırıyordu. Sonra sağ ayağını ileriye atıyor bu kez sol ayağını yukarı kaldırırken yanlıyordu.
Sürekli aynı minvalde komik hareketler yapıyor ve her biten parçanın sonunda davarları seyirci topluluğuymuş gibi eğilip selamlıyordu.
Koyun ve kuzular küçük çobanın şovunu izliyor, onlarda küçük çobanın şarkı, türkü şovu bittiğinde, kendilerine eğilen çobanı meee mee mee diye onaylıyorlardı! Başlarındaki çoban köpekleri ise asayişi sağlamak, taşkınlığı ve izdihamı önlemek için tutulan badigartlara benziyorlardı.
Bu küçük çobanı izlerken kendi memleketimdeki çoban arkadaşlarım geldi aklıma. Kâh Dilaver’i gördüm kucağında bir kuzu ile gelirken, kâh Niyazi’yi gördüm hayvanlarını güderken. Kâh Naci’yi gördüm kaval çalarken, kâh Remzi’yi gördüm yanık yanık türkü söylerken!
Kısa bir süre içinde mükemmel bir mini şov izledim. Çoban kavalını dudaklarının arasından çektiğinde onu dinlediğim kayanın üzerinden alkışlamaya başladım…
Benim alkış sesime koyunların arasından irkilen birkaç seyirci çoban köpeği, havlayarak üzerime gelmeye başladı. Çoban şaşkın; Allahtan çabuk toparladı ve köpeklere bağırarak onları hem susturdu, hem durdurdu!
Yanıma gelen on üç, on dört yaşlarındaki delikanlı, biraz mahcup biraz şaşkın; bana “Hoş geldiniz” dedi. Güneşten rengi iyice kararmış bu yağız delikanlının mahcubiyetten kulaklarına kadar kızardığını görünce, ona kavalını ne kadar güzel kullandığını ve bunun çok hoşuma gittiğini söyledim.
Gözleri ışıl ışıl… “Gerçek mi söylüyorsun ağabey” diyebildi.
“Gerçek söylüyorum, hakikatten çok iyisin” diye cevap verdim.
Delikanlıya adını ve köyünü sordum bana adının Seyit olduğunu ama herkesin kendisine “Seydo” dediğini söyledi. Köyü ise vadinin karşısındaki yukarı dağ köylerinden “Karahasan köyünden” olduğunu ve yakınlardaki bir çiftliğin hayvanlarına çobanlık yaptığını söyledi. Sonra da Küçük Seydo bana, nereden gelip nereye gittiğimi sordu. Ben’de ona, İstanbul’dan buraya “Sarıkayalar” köyüne Mistan Fırat isminde asker arkadaşımı ziyarete geldiğimi söyledim.
—Tanır mısın kendisini?
—Yok, ağabey ben de buralarda yeniyim… Siz, gerçekten bir dostunuzu görmek için mi buralara kadar geldiniz ağabey?
—Evet, tam beş yıl oldu. Asker arkadaşıma söz verdim, gelip seni köyünde ziyaret edeceğim dedim. Niye bu kadar şaşırdın?
—Yapma ağabey bizim için İstanbul Avrupa sayılır, İstanbul nere, bura nere? Bizim insanımız buralarda kasabaya bile ayda bir kere iner. Ben daha vilayetimizin nerede olduğunu bilmem… İstanbul’un adını da orada askerlik yapan büyüklerimizden duymuşum!
Bizim köyümüzde de var askerliğini İstanbul’da yapan. Mesela muhtar Ferhat emminin büyük çocuğu Behram ağabey, Reşko emminin en küçük oğlu Binyamîn ağabey. İstanbul’un güzelliğini anlata anlata bitiremezler. Babaları izin verse hemen göç edecekler…
“İnşallah bende askerliğimi İstanbul’da yaparım” dedi ve sustu…
Seydo’nun öğle yemeği davetini kıramadım. Koyun peyniri, domates, biber ve taze soğandan oluşan güzel bir menüydü.
Yemek yerken kullandığım çok fonksiyonel çakımı küçük dostuma hediye ettiğimde onun sevinci beni çok mutlu etmişti.
Devamı altta...
Yanımda taşıdığım su şişesinden birkaç yudum içip gözlerimi kapıyor ve dağlardaki sessizliğin içinde kayboluyordum. Bir ara sırtımı yasladığım kocaman bir kayanın gölgesinde dinlenirken, gözlerim kendiliğinden kapanmış ve tatlı bir rüyaya dalmıştım. Şu an ziyaretine gittiğim asker arkadaşım Mistan, rüyamda bana daha önce söylediklerini tekrarlıyordu;
—Sevgili dostum biz insanların pek uğramadığı dağların üzerinde, küçük bir köyde yaşıyoruz. Benim babam, babamın babası, onun babası; biz kendimizi bildiğimizden beri hep buralıyız! Sülalemizden çok göç verdik dışarıya ama her zaman bu köyü bekleyenlerimiz olmuştur… Bundan sonra çocuklarım ne yapar onu bilemem.
Köyümüz, Kıraç topraklar üzerinde kurulmuş, bizler, kayısıcılık ve hayvancılık yaparak geçimimizi sağlıyoruz. Kasabamız bize otuz kilometre, İlimiz ise yaklaşık iki yüz kilometre uzakta; arada bir göç eden insanlarımız ile yolunu şaşırmış âşık ozanlar gelir ziyaretimize… Onun dışında çoğu zaman yabancı bir insan yüzüne hasret kalırız biz buralarda… Aşağıya vadiye indiğimizde bizi azgın Fırat’ın suları karşılar, işte o Fırat üzerinde bir köpük gibi kayar gideriz, hayal dünyamızın içinden, Basra körfezine kadar” Yukarı çıktığımızda ise “Sarıkayalar” karşılar bizi ve çoğu zaman onlar belirler kaderimizi!
&&&&
Aniden bir çığlık sesi ile uyanıp kendime geldim “tuii-u”… Sesin, dibini göremediğim bir vadinin içinden yankısı geliyordu kulaklarıma…
Tuuiiiii- u

Gövdesi siyaha yakın kahverengi, kanat içleri beyaz, Kocaman heybeti ile tepemde dolaşan bir kaya kartalı belirdi; az ileride hisar duvarları gibi aşılmaz bir kayanın üzerindeki bir setin üzerine kondu. Başını ve boynunu ileriye doğru uzatıp tekrar bana bakarak “Tuuiii-u” diye seslendi.
Doğal olarak yaban hayatın içinde savunmasız olduğum için hayvanın bana saldırmasından korktum! Saatte 320 kilometre hızla avına pike yapan bir kartala karşı kendimi nasıl koruyabilirdim ki?
Ellerimdeki ve sırtımdaki dolu çantalarla hareket kabiliyetim oldukça kısıtlıydı. Sonradan öğrendiğime göre; Orta Asya da birçok ülkede avcılar, kaya kartallarını eğitip kurt ve tilki avlarında kullanıyorlarmış!
Birçok yaratılanlarda görüldüğü gibi kaya kartalları da yaşamları boyunca, tek eşliliği seçen onurlu ve asaletli hayvanlar kategorisinde yer alırlar. Genellikle her yıl aynı yuvalarını tercih eder ve orada ürerler. Anlaşılan o ki, farkında olmadan yuvasına yaklaşmış olmalıydım… Kim bilir, belki yavrularını çalmaya gelen kaçak avcılardan biri sanmış olabilirdi beni!
Ne yalan söyleyeyim, korkudan tüylerim diken diken olmuştu. Dağların hakimine selam verip “Benden sana zarar gelmez” diye seslendim… Kartal yine bana doğru “Tuuiiii-u” diye yanıt verdi! Usulce yerimden doğrulup eşyalarımı sırtlanıp tekrar yola koyuldum.
Tepelere doğru yükseldikçe yollar biraz daha bozuluyordu… Dağların ardı arkası kesilmiyor, peşi sıra uzuyordu sıradağlar… Bazen yol öyle daralıyor ki Allah muhafaza korkuluğu olmayan bu daracık yerlerde insan olsun hayvan olsun düşmeye görsün, parçasını bulmak imkânsız olurdu!
Düşünemiyordum insanoğlu bu zor şartlar altında buralarda yaşamaya neden ısrar eder ki? Toprağına âşık olmak bu olmalı.
“Bülbülü koymuşlar altın kafese,
Vatan vatan demiş nefes nefese”
&&&&&&
Öğlen olmuştu. Uzaklardan bir çobanın kavalından çıkan nağmeler, Karacaoğlan’ın sazından çıkan yanık türküler gibi, beni kendine doğru çekmeye başlamıştı. Sürüsünün başındaki çoban, hayvanlarını öğle sıcağında, buralarda pek nadir bulunan ulu bir ağacın gölgesine yatırmış, onlara, Anadolu’nun bağrından çıkan ezgilerden küçük bir konser veriyordu. Nice ölü Ozanların söylediği yanık parçalardı bunlar kim bilir?
Bir süre olduğum yerden bu güzel konserin büyülü havasını bozmamak için çobanın resitalini izledim; çoban güttüğü hayvanları tam karşıdan gören ve üzerine gölge düşen düz bir kayanın üzerini sahne gibi kullanıyordu! Duygusal ezgilerden sonra, kıvrak vücut hareketleri ile oynak parçalar çalmaya başlamıştı. Bazen tek ayak üzerinde sek sek gidiyor, sonra aniden geri dönüyor, sol ayağını ileri atınca sağ ayağını yanlamasına havaya kaldırıyordu. Sonra sağ ayağını ileriye atıyor bu kez sol ayağını yukarı kaldırırken yanlıyordu.
Sürekli aynı minvalde komik hareketler yapıyor ve her biten parçanın sonunda davarları seyirci topluluğuymuş gibi eğilip selamlıyordu.
Koyun ve kuzular küçük çobanın şovunu izliyor, onlarda küçük çobanın şarkı, türkü şovu bittiğinde, kendilerine eğilen çobanı meee mee mee diye onaylıyorlardı! Başlarındaki çoban köpekleri ise asayişi sağlamak, taşkınlığı ve izdihamı önlemek için tutulan badigartlara benziyorlardı.
Bu küçük çobanı izlerken kendi memleketimdeki çoban arkadaşlarım geldi aklıma. Kâh Dilaver’i gördüm kucağında bir kuzu ile gelirken, kâh Niyazi’yi gördüm hayvanlarını güderken. Kâh Naci’yi gördüm kaval çalarken, kâh Remzi’yi gördüm yanık yanık türkü söylerken!
Kısa bir süre içinde mükemmel bir mini şov izledim. Çoban kavalını dudaklarının arasından çektiğinde onu dinlediğim kayanın üzerinden alkışlamaya başladım…
Benim alkış sesime koyunların arasından irkilen birkaç seyirci çoban köpeği, havlayarak üzerime gelmeye başladı. Çoban şaşkın; Allahtan çabuk toparladı ve köpeklere bağırarak onları hem susturdu, hem durdurdu!
Yanıma gelen on üç, on dört yaşlarındaki delikanlı, biraz mahcup biraz şaşkın; bana “Hoş geldiniz” dedi. Güneşten rengi iyice kararmış bu yağız delikanlının mahcubiyetten kulaklarına kadar kızardığını görünce, ona kavalını ne kadar güzel kullandığını ve bunun çok hoşuma gittiğini söyledim.
Gözleri ışıl ışıl… “Gerçek mi söylüyorsun ağabey” diyebildi.
“Gerçek söylüyorum, hakikatten çok iyisin” diye cevap verdim.
Delikanlıya adını ve köyünü sordum bana adının Seyit olduğunu ama herkesin kendisine “Seydo” dediğini söyledi. Köyü ise vadinin karşısındaki yukarı dağ köylerinden “Karahasan köyünden” olduğunu ve yakınlardaki bir çiftliğin hayvanlarına çobanlık yaptığını söyledi. Sonra da Küçük Seydo bana, nereden gelip nereye gittiğimi sordu. Ben’de ona, İstanbul’dan buraya “Sarıkayalar” köyüne Mistan Fırat isminde asker arkadaşımı ziyarete geldiğimi söyledim.
—Tanır mısın kendisini?
—Yok, ağabey ben de buralarda yeniyim… Siz, gerçekten bir dostunuzu görmek için mi buralara kadar geldiniz ağabey?
—Evet, tam beş yıl oldu. Asker arkadaşıma söz verdim, gelip seni köyünde ziyaret edeceğim dedim. Niye bu kadar şaşırdın?
—Yapma ağabey bizim için İstanbul Avrupa sayılır, İstanbul nere, bura nere? Bizim insanımız buralarda kasabaya bile ayda bir kere iner. Ben daha vilayetimizin nerede olduğunu bilmem… İstanbul’un adını da orada askerlik yapan büyüklerimizden duymuşum!
Bizim köyümüzde de var askerliğini İstanbul’da yapan. Mesela muhtar Ferhat emminin büyük çocuğu Behram ağabey, Reşko emminin en küçük oğlu Binyamîn ağabey. İstanbul’un güzelliğini anlata anlata bitiremezler. Babaları izin verse hemen göç edecekler…
“İnşallah bende askerliğimi İstanbul’da yaparım” dedi ve sustu…
Seydo’nun öğle yemeği davetini kıramadım. Koyun peyniri, domates, biber ve taze soğandan oluşan güzel bir menüydü.
Yemek yerken kullandığım çok fonksiyonel çakımı küçük dostuma hediye ettiğimde onun sevinci beni çok mutlu etmişti.
Devamı altta...

