BİR MACERANIN PERDE ARKASI
Gece sabaha kadar uyuyamamıştım. İçimde belli belirsiz bir heyecan, merak ve endişe. Tüm dostların başarı dilekleri bir bir gözümün önünden geçiyordu. Sabah olduğunda bir gün önceden hazırladığım bavullarımı aldım kapının önüne koydum. Kısa bir vedalaşma faslından sonra arabada idim. Yirmi dakika sonra Atilla ağabeylerde. Eşyalarımızı onun aracına yükledik. Ankara’daki son vedalaşmalar da orda oldu. Kerem sağ olsun bizi yine yalnız bırakmamış gelmişti. Türk bayrakları, takım rozetleri ve dostluğun pekiştirilmesi adına yanımıza aldığımız İsveç & Türk bayraklı rozetler son bir defa kontrol edildi. Her ne kadar resmi bir görevle gitmiyor olsak da milli bir havaya çoktan bürünmüş ve bunun sorumluluğu ile yola çıkıyorduk. Direksiyonda Atilla ağabey olduğu halde yola başladık. Cankurtaran’a kadar muhabbet devam etti. Oralarda artık gözüm kapanmaya başladı ve yol arkadaşımda ister istemez kendi sessizliğine razı oldu. Bolu batı diyordu tabela telefonum kıpırdanmaya başladığında. Ali Galip ağabey diğer uçta akşama misafirimsiniz başka yolu yok diyordu. Aslında İstanbul’a haber vermemiş orasını da ayaklandırmak istememiştik. Ama Ali ağabey bu, bir yolunu bulup yola çıktığımız zamanı öğrenmişti. Derken Ali Erdoğan diğer uçta; üzülerek gelemeyeceğini yolumuzun açık olmasını temenni ediyordu. Sonra ben yine hülyalara daldım. Sapanca’dan sonra kontrol bende idi. Hızımı alamayıp kafadan Boğaz Köprüsüne dalıncaya değin direksiyonda uyumuşum. Birileri bizim kamyonetin resmini çekmiş olmalı merakla ceza makbuzunu bekliyorum. Boğazı geçince Mecidiyeköy, orada Ali Galip Kaya ile buluştuk. Ver elini Galata, Ali ağabey kafaya koymuştu bize olabildiğince moral yükleyecekti. Köprü altındaki mekanlardan nezih bir yerde bulduk kendimizi. Hava tüm dünyada olduğu gibi mevsim normallerinin üstünde idi, dışarıda oturduk. Çok geçmeden Atilla ağabey’in kayınbiraderi İstanbul’daki elimiz kolumuz ayağımız Özgür kardeşimde bize katıldı.
Bol bol yarışma üstüne konuştuk. Gece boyunca bilgimiz dahilinde olan her şeyi naklettik onlara. Yemek sonrası Eminönü meydanında kısa bir yürüyüşün ardından istirahat etmek üzere evler dağıldık.
Sabah Özgür uyanmış ve kahvaltıyı hazır etmişti . Atilla ağabeyde her zamanki tatlı telaşı gözlemleniyordu. Tek derdi uçağı kaçırmamaktı. Yolda kısa bir süre trafik kilitlendiğinde “ ben size dememiş miydim” diye söylendi bile. Neyse ki havaalanına vaktinden önce vardık. İlk kontrolü geçtiğimizde tam karşımda güleç yüzlü tanıdık bir sima vardı. Ali Galip ağabey bizden önce gelmiş Anadolu Balıkçıları’nın Türkiye ayağını uğurlamak üzere hazır bekliyordu. Hasretle kucaklaştık sanki önceki akşam beraber değilmişiz gibi. Hızlı bir şekilde bavullarımız teslim ettik ve Ali ağabey ile vedalaşıp pasaport kontrolünden geçtik.
Hava yol boyu açıktı. Görüş mesafesi oldukça fazlaydı. Çok uzunca bir süre Tuna’yı izledim. Kıvrıla kıvrıla ağır fakat kendinden emin bir şekilde akıyordu. Koskoca bir tarih gözümün önünden geldi geçti. İçim ürperdi, duygulandım.
Yumuşak bir iniş sonrası çok kısa bir sürede Düsseldorf havaalanı dışındaydık. Telefonumu açtım ve Haşim’ e “nerdesin kardeşim ağaç olduk burada” diye çıkıştım. Çok geçmedi aradan karşımızdaydılar. Uzunca bir süredir yazışıyor ancak birbirimizi ilk defa görüyorduk. Takımın Almanya’daki üyeleri Kaptanımız Mürsel Ergen ve atom karıncamız Haşim Gürbüz. Hasretle kucaklaştık. Sanırım Haşim’i biraz fazla kavradığımı sonra fark ettim. Maceranın sonunda kanka olacağımız sanki ilk karşılaşmada belli idi ama o an fark edemedik her ikimizde. Arabaya atladığımız gibi Köln havalimanı. Hakan Alpat, takımın Finlandiya ayağı çok geçmeden meşhur kamış çantası ile tam tekmil karşımızdaydı. Köln’de bizi Mürsel ağabey evinde misafir etti. Akşam yemeğinde balık ve balık yakalamaya dair bir çok konu konuşuldu. Bu sayede bir birimizi daha yakından tanıma şansı elde ettik.
Ertesi gün Takımın Hollanda ayakları Levent Güngör ve Murat Okur aramıza erkenden katıldılar. Hemen kaynaştık. Sanki yıllardır birbirimizi tanıyorduk. Çok geçmeden Avusturya ayağımız Ercan Göçer’de kafileye katıldı. Yolda gelirken başına gelmedik kalmamış ancak neşesinden bir şey kaybetmemişti. Tam takım Mürsel ağabeylerde son kahvelerimizi içip alışveriş yapmak üzere Köln sokaklarında bulduk kendimizi.
Pazar alışverişinde kendimizi hiç yabancı hissetmedik. Alman pazarcılar tezgahlarının başında 20 kilo sebzeyi sesizce satmayı beklerken bizimkiler hemen göze batıyordu. “Gel hemşerim gel domatesin alası burada”. Türkiye’den geldiğimizi anlayınca pazarcı arkadaşlar ile daha bir kaynaştık. Market alışverişini amca oğlu aldide tamamladıktan sonra doğruca Mürsel kaptanın depoya gittik. Çok geçmeden hararetli bir çalışma başladı. Kilolarca pilker ( ucunda genellikle üçlü kanca buluna demirden yapay balık ) gözden geçirildi ve bir o kadarı paketlendi. Özel fırdöndüler, paket paket yapay kurtcuk, sahte balık koli koli dizildiler. Onlarca kamış çantalarda itina ile yerini aldı. Bir o kadar çıkrık ve spin makine itinayla kutulandı. Oldukça yorucu ve zahmetli bir çalışma neticesinde gece yarsına doğru arabaları yüklemeye başladık. Her iki arabada 1 santimetrekare yer kalmayıncaya dek yerleştirme işlemi sürdü. Gece yarısından sonra İsveç’e doğru yola koyulduk. Almanya’nın nesi güzel derseniz size otobanları diyebilirim. Arada ihtiyaç molaları vererek ağır fakat kendinden emin adımlar ile ilerlemeye devam ederken araçlarımızdan bir tanesi sorun çıkardı. İlk başta elektrik arızası gibi gözüktü. Şarj dinamosunda problem olduğunu hemen anladım ancak sesimi çıkarmadım. Mola yerinde kendi imkanlarımız ile problemi çözemeyince yardım çağrıldı. Hamburg yakınlarında idik ancak tam olarak neredeydik bende bilemiyorum. Yardımın gelmesi uzun sürmedi. Acil gelen çocuk kısa bir kontrolden sonra şarj dinamosunun iflas ettiğini söyledi bize. Sorunlar yolcuğun başında kendini göstermeye başlamıştı ama hazırlıklı idik bu neşemizden en ufak bir şey alamadı. Çağrılan çekicinin gelmesi de uzun sürmedi. Çekiciyle beraber arabanın çekildiği şehre gittik. Gün ağırmaya başlamıştı ve biz kafadan 3-4 saat kaybetmiştik. Kısa bir kahvaltı faslından sonra şarj dinamosunun ancak öğlen saat 14:00 gibi geleceği bilgisini aldık. Hep beraber beklemek yerine diğer arabanın yola devam etmesine karar verildi. Kaptanımız Mürsel ağabey direksiyonda olduğu halde ben, Atilla ağabey ve Haşim diğer ekiple vedalaşarak yola devam ettik. Yolda geçtiğimiz yerlerde Mürsel ağabey çevre hakkında bize kısa kısa bilgiler veriyordu. Doğrusu keyifli bir yolcuk yapıyorduk. Almanya’nın Puttgarden limanında feribot ile Danimarka’nın Rodby limanına geçtik. Bir ülkeden diğerine bu kadar kolay ve elimi kolumu sallaya sallaya geçeceğim aklımın ucundan geçmezdi.
Rodby limanından Danimarka’nın Helsingör şehrine kadar hafif yağmurlu bir yolculuk yaptık. Helsingör’de ilk dikkatimi çeken şey binaların çok güzel korunduğu ve tarih dolu bir şehir olduğuydu. Arabayla yapılan kısa bir şehir turundan sonra hemen karşımızdaki komşu şehir İsveç’in Helsingborg şehrine geçmek üzere feribota bindik.
Gece sabaha kadar uyuyamamıştım. İçimde belli belirsiz bir heyecan, merak ve endişe. Tüm dostların başarı dilekleri bir bir gözümün önünden geçiyordu. Sabah olduğunda bir gün önceden hazırladığım bavullarımı aldım kapının önüne koydum. Kısa bir vedalaşma faslından sonra arabada idim. Yirmi dakika sonra Atilla ağabeylerde. Eşyalarımızı onun aracına yükledik. Ankara’daki son vedalaşmalar da orda oldu. Kerem sağ olsun bizi yine yalnız bırakmamış gelmişti. Türk bayrakları, takım rozetleri ve dostluğun pekiştirilmesi adına yanımıza aldığımız İsveç & Türk bayraklı rozetler son bir defa kontrol edildi. Her ne kadar resmi bir görevle gitmiyor olsak da milli bir havaya çoktan bürünmüş ve bunun sorumluluğu ile yola çıkıyorduk. Direksiyonda Atilla ağabey olduğu halde yola başladık. Cankurtaran’a kadar muhabbet devam etti. Oralarda artık gözüm kapanmaya başladı ve yol arkadaşımda ister istemez kendi sessizliğine razı oldu. Bolu batı diyordu tabela telefonum kıpırdanmaya başladığında. Ali Galip ağabey diğer uçta akşama misafirimsiniz başka yolu yok diyordu. Aslında İstanbul’a haber vermemiş orasını da ayaklandırmak istememiştik. Ama Ali ağabey bu, bir yolunu bulup yola çıktığımız zamanı öğrenmişti. Derken Ali Erdoğan diğer uçta; üzülerek gelemeyeceğini yolumuzun açık olmasını temenni ediyordu. Sonra ben yine hülyalara daldım. Sapanca’dan sonra kontrol bende idi. Hızımı alamayıp kafadan Boğaz Köprüsüne dalıncaya değin direksiyonda uyumuşum. Birileri bizim kamyonetin resmini çekmiş olmalı merakla ceza makbuzunu bekliyorum. Boğazı geçince Mecidiyeköy, orada Ali Galip Kaya ile buluştuk. Ver elini Galata, Ali ağabey kafaya koymuştu bize olabildiğince moral yükleyecekti. Köprü altındaki mekanlardan nezih bir yerde bulduk kendimizi. Hava tüm dünyada olduğu gibi mevsim normallerinin üstünde idi, dışarıda oturduk. Çok geçmeden Atilla ağabey’in kayınbiraderi İstanbul’daki elimiz kolumuz ayağımız Özgür kardeşimde bize katıldı.
Bol bol yarışma üstüne konuştuk. Gece boyunca bilgimiz dahilinde olan her şeyi naklettik onlara. Yemek sonrası Eminönü meydanında kısa bir yürüyüşün ardından istirahat etmek üzere evler dağıldık.
Sabah Özgür uyanmış ve kahvaltıyı hazır etmişti . Atilla ağabeyde her zamanki tatlı telaşı gözlemleniyordu. Tek derdi uçağı kaçırmamaktı. Yolda kısa bir süre trafik kilitlendiğinde “ ben size dememiş miydim” diye söylendi bile. Neyse ki havaalanına vaktinden önce vardık. İlk kontrolü geçtiğimizde tam karşımda güleç yüzlü tanıdık bir sima vardı. Ali Galip ağabey bizden önce gelmiş Anadolu Balıkçıları’nın Türkiye ayağını uğurlamak üzere hazır bekliyordu. Hasretle kucaklaştık sanki önceki akşam beraber değilmişiz gibi. Hızlı bir şekilde bavullarımız teslim ettik ve Ali ağabey ile vedalaşıp pasaport kontrolünden geçtik.
Hava yol boyu açıktı. Görüş mesafesi oldukça fazlaydı. Çok uzunca bir süre Tuna’yı izledim. Kıvrıla kıvrıla ağır fakat kendinden emin bir şekilde akıyordu. Koskoca bir tarih gözümün önünden geldi geçti. İçim ürperdi, duygulandım.
Yumuşak bir iniş sonrası çok kısa bir sürede Düsseldorf havaalanı dışındaydık. Telefonumu açtım ve Haşim’ e “nerdesin kardeşim ağaç olduk burada” diye çıkıştım. Çok geçmedi aradan karşımızdaydılar. Uzunca bir süredir yazışıyor ancak birbirimizi ilk defa görüyorduk. Takımın Almanya’daki üyeleri Kaptanımız Mürsel Ergen ve atom karıncamız Haşim Gürbüz. Hasretle kucaklaştık. Sanırım Haşim’i biraz fazla kavradığımı sonra fark ettim. Maceranın sonunda kanka olacağımız sanki ilk karşılaşmada belli idi ama o an fark edemedik her ikimizde. Arabaya atladığımız gibi Köln havalimanı. Hakan Alpat, takımın Finlandiya ayağı çok geçmeden meşhur kamış çantası ile tam tekmil karşımızdaydı. Köln’de bizi Mürsel ağabey evinde misafir etti. Akşam yemeğinde balık ve balık yakalamaya dair bir çok konu konuşuldu. Bu sayede bir birimizi daha yakından tanıma şansı elde ettik.
Ertesi gün Takımın Hollanda ayakları Levent Güngör ve Murat Okur aramıza erkenden katıldılar. Hemen kaynaştık. Sanki yıllardır birbirimizi tanıyorduk. Çok geçmeden Avusturya ayağımız Ercan Göçer’de kafileye katıldı. Yolda gelirken başına gelmedik kalmamış ancak neşesinden bir şey kaybetmemişti. Tam takım Mürsel ağabeylerde son kahvelerimizi içip alışveriş yapmak üzere Köln sokaklarında bulduk kendimizi.
Pazar alışverişinde kendimizi hiç yabancı hissetmedik. Alman pazarcılar tezgahlarının başında 20 kilo sebzeyi sesizce satmayı beklerken bizimkiler hemen göze batıyordu. “Gel hemşerim gel domatesin alası burada”. Türkiye’den geldiğimizi anlayınca pazarcı arkadaşlar ile daha bir kaynaştık. Market alışverişini amca oğlu aldide tamamladıktan sonra doğruca Mürsel kaptanın depoya gittik. Çok geçmeden hararetli bir çalışma başladı. Kilolarca pilker ( ucunda genellikle üçlü kanca buluna demirden yapay balık ) gözden geçirildi ve bir o kadarı paketlendi. Özel fırdöndüler, paket paket yapay kurtcuk, sahte balık koli koli dizildiler. Onlarca kamış çantalarda itina ile yerini aldı. Bir o kadar çıkrık ve spin makine itinayla kutulandı. Oldukça yorucu ve zahmetli bir çalışma neticesinde gece yarsına doğru arabaları yüklemeye başladık. Her iki arabada 1 santimetrekare yer kalmayıncaya dek yerleştirme işlemi sürdü. Gece yarısından sonra İsveç’e doğru yola koyulduk. Almanya’nın nesi güzel derseniz size otobanları diyebilirim. Arada ihtiyaç molaları vererek ağır fakat kendinden emin adımlar ile ilerlemeye devam ederken araçlarımızdan bir tanesi sorun çıkardı. İlk başta elektrik arızası gibi gözüktü. Şarj dinamosunda problem olduğunu hemen anladım ancak sesimi çıkarmadım. Mola yerinde kendi imkanlarımız ile problemi çözemeyince yardım çağrıldı. Hamburg yakınlarında idik ancak tam olarak neredeydik bende bilemiyorum. Yardımın gelmesi uzun sürmedi. Acil gelen çocuk kısa bir kontrolden sonra şarj dinamosunun iflas ettiğini söyledi bize. Sorunlar yolcuğun başında kendini göstermeye başlamıştı ama hazırlıklı idik bu neşemizden en ufak bir şey alamadı. Çağrılan çekicinin gelmesi de uzun sürmedi. Çekiciyle beraber arabanın çekildiği şehre gittik. Gün ağırmaya başlamıştı ve biz kafadan 3-4 saat kaybetmiştik. Kısa bir kahvaltı faslından sonra şarj dinamosunun ancak öğlen saat 14:00 gibi geleceği bilgisini aldık. Hep beraber beklemek yerine diğer arabanın yola devam etmesine karar verildi. Kaptanımız Mürsel ağabey direksiyonda olduğu halde ben, Atilla ağabey ve Haşim diğer ekiple vedalaşarak yola devam ettik. Yolda geçtiğimiz yerlerde Mürsel ağabey çevre hakkında bize kısa kısa bilgiler veriyordu. Doğrusu keyifli bir yolcuk yapıyorduk. Almanya’nın Puttgarden limanında feribot ile Danimarka’nın Rodby limanına geçtik. Bir ülkeden diğerine bu kadar kolay ve elimi kolumu sallaya sallaya geçeceğim aklımın ucundan geçmezdi.
Rodby limanından Danimarka’nın Helsingör şehrine kadar hafif yağmurlu bir yolculuk yaptık. Helsingör’de ilk dikkatimi çeken şey binaların çok güzel korunduğu ve tarih dolu bir şehir olduğuydu. Arabayla yapılan kısa bir şehir turundan sonra hemen karşımızdaki komşu şehir İsveç’in Helsingborg şehrine geçmek üzere feribota bindik.
Son düzenleme: