Dağda geçirdiğim 3 ayda, herhalde en zor olanı balık sezonunda denizden uzak olmak, arkadaşlarımdan gelen haberlere ve buradaki güzel raporlara sadece seyirci kalmaktı. Neyse ki bu durumu önceden öngörerek izinimi Ekim ayının sonuna planlamıştım. 20 günlük izin, benim buradan 16 gün geç dönmeme sebep olacaktı, ama balık için değer miydi? Kesinlikle
Ayın 17'sinde hem kısa süreliğine de olsa medeniyete dönmenin, sevdiklerime kavuşmanın, hem de hayalini kurduğum avların heyecanıyla uçağa bindim. Zaman kaybetmeye hiç niyetim yoktu. 18 Ekim için her türlü planlamayı, hazırlığı yapmıştım bile.
18 Ekim sabahı önce hava aydınlanmadan su üstü sahtelerle lüferi yokladık. Geçen sene bu yöntemle aşağı yukarı bu zamanlar güzel avlar yapmıştık. Denemelerimizin sonuçsuz kalması üzerine palamuta bakmak için Boğaz'ın kuzey kesimlerine devam ettik. Tekneyi Ereğli'den çektiğimizden bu yana iri palamuta hasret kalmıştım. Avlamasına İstanbul'da da palamut avlıyordum ancak takoz tabir edilen cinsten 750 gram üstü palamuta denk gelmemiştim. Yakaladığım balıklar hep 250-400 gram arası çingene ve çingene irisi boylardaki balıklardı. Neyse ki, bu avda bu özlemime son verdim. İlk palamutu avlağa vardıktan yaklaşık yarım saat kadar sonra harika kafa atışları eşliğinde karaya çıkardım. İkinci, ve ilkinden biraz daha iri palamut da çok bekletmeden peşinden geldi. 20 günlük balık maratonu için harika bir başlangıçtı bu.
Hedef balık listemde ilk sırada palamutun üstüne çizik atmıştım. Sırada kucaklaşmayı bekleyen lüferler vardı. Lüfer için biraz riskli bir dönemde geldiğimin farkındaydım. Bu dönem canavar olarak nitelendirilen iri lüfer ve kofanaların Boğaz'a en yoğun giriş yaptığı zamandır. Bu balıklar kendi türü de dahil olmak üzere, kendisinden daha ufak tüm balıkları önüne katarak oradan oraya gezdirir. Bir bakarsınız denizde kılçık dahi olmadığını düşündüğünüz anda, aniden önünüz savaş alanına dönüverir. Dakikalar içerisinde kovanızı, livarınızı doldurursunuz. Sonra bir anda balık geldiği gibi yok olur. Bundan dolayıdır ki, bu ay içerisinde ya çok iyi avlar yaparsınız, ya da avdan eliniz tamamen boş dönersiniz. Ekim ayı avları pek orta halli olmaz. Eğer biraz daha ufak balık tutmayı göze alırım, ama garantili av yapayım derseniz o zaman Kasım ayının ortalarından Aralık sonuna kadar olan dönemi seçmek daha isabetli olur. Ben ise hem palamutu, hem de lüferi hedeflediğimden Ekim sonunu tercih etmiştim.
Ne var ki, lüfer için şansım pek yaver gitmedi. İstanbul'da bulunduğum 5 günlük sürede kıyıdan lüfer ailesine denk gelemedim. Tam ümidimi kesmeye başlamışken, tekneden zoka avına davet edildim. İri palamut avına olduğu gibi tekneden el oltası ile lüfer avlamaya da aynı şekilde hasret kalmıştım. Aradan geçen 4 yılda birkaç defa Boğaz'da kiralık tekneler ile veya tanıdıkların tekneleriyle balığa çıkmıştım. Ancak geçmişten gelen alışkanlıktan olacak, kendim dümende olmayınca yaptığım avı da benimseyememiştim. Bu nedenle İstanbul'da bulunduğum sürede kıyı avcılığını tekne avcılığına yeğlemiştim. Ama bu sefer, tekne avı için büyük bir heyecan duyuyordum. Öyle ki, Emre beni ertesi gün tekneyle çıkacağımızdan haberdar ettiğinde Beyoğlu'nda arkadaşlarımla yemekteydim ve ne üzerimde balık avına uygun kıyafet, ne de yanımda gerekli malzemeler vardı. Buna rağmen hiçbirini dert etmeyip yemek bitimi doğrudan Yeşilköy'de Emre'nin evinin yolunu tuttum. Ertesi sabah meteorolojinin tahminlerinin aksine güzel bir havada, aldığımız 3 kilo hamsiyle Hüseyin abi ile teknesinin başında buluştuk. Lüfere pek denk gelemesek de sarıkanatlarla akşama kadar keyifli bir av yaptık. Benim için sarıkanatların vuruşlarını uzun bir aradan sonra kamışın ucu yerine parmağımın ucunda hissetmek çok güzeldi. Hem bu duyguyu bana tekrar hatırlattığı için, hem de kendim dümendeymişçesine rahat etmemi sağladığı için beni teknesine davet eden Hüseyin abi'ye tekrar teşekkür ederim.
Böylece iznimin, ilk 5 günlük kısmını 2 güzel avla kapatmıştım. Sırada Ege Denizi vardı. Ancak oradaki hedef listem İstanbul'dakine göre bir hayli daha kalabalıktı...
==-
Not: Av serüveni uzun olunca bunları yazıya dökmek de biraz zaman aldı. O yüzden raporları biraz gecikmeli koyabildim. Av hikayelerini yazarken de biraz kendimi kaptırmış olmalıyım ki, alıp başımı gitmişim. Burada okunabilirliği biraz artırmak, okuyucuları hikayeden bunaltıp sadece fotograflara bakıp geçmelerini önlemek için foruma özet bir anlatım koydum. Detaylarda kaybolmak isteyen varsa blogumda avlarımın romanımsı hallerini bulabilir.
Ayın 17'sinde hem kısa süreliğine de olsa medeniyete dönmenin, sevdiklerime kavuşmanın, hem de hayalini kurduğum avların heyecanıyla uçağa bindim. Zaman kaybetmeye hiç niyetim yoktu. 18 Ekim için her türlü planlamayı, hazırlığı yapmıştım bile.
18 Ekim sabahı önce hava aydınlanmadan su üstü sahtelerle lüferi yokladık. Geçen sene bu yöntemle aşağı yukarı bu zamanlar güzel avlar yapmıştık. Denemelerimizin sonuçsuz kalması üzerine palamuta bakmak için Boğaz'ın kuzey kesimlerine devam ettik. Tekneyi Ereğli'den çektiğimizden bu yana iri palamuta hasret kalmıştım. Avlamasına İstanbul'da da palamut avlıyordum ancak takoz tabir edilen cinsten 750 gram üstü palamuta denk gelmemiştim. Yakaladığım balıklar hep 250-400 gram arası çingene ve çingene irisi boylardaki balıklardı. Neyse ki, bu avda bu özlemime son verdim. İlk palamutu avlağa vardıktan yaklaşık yarım saat kadar sonra harika kafa atışları eşliğinde karaya çıkardım. İkinci, ve ilkinden biraz daha iri palamut da çok bekletmeden peşinden geldi. 20 günlük balık maratonu için harika bir başlangıçtı bu.
Hedef balık listemde ilk sırada palamutun üstüne çizik atmıştım. Sırada kucaklaşmayı bekleyen lüferler vardı. Lüfer için biraz riskli bir dönemde geldiğimin farkındaydım. Bu dönem canavar olarak nitelendirilen iri lüfer ve kofanaların Boğaz'a en yoğun giriş yaptığı zamandır. Bu balıklar kendi türü de dahil olmak üzere, kendisinden daha ufak tüm balıkları önüne katarak oradan oraya gezdirir. Bir bakarsınız denizde kılçık dahi olmadığını düşündüğünüz anda, aniden önünüz savaş alanına dönüverir. Dakikalar içerisinde kovanızı, livarınızı doldurursunuz. Sonra bir anda balık geldiği gibi yok olur. Bundan dolayıdır ki, bu ay içerisinde ya çok iyi avlar yaparsınız, ya da avdan eliniz tamamen boş dönersiniz. Ekim ayı avları pek orta halli olmaz. Eğer biraz daha ufak balık tutmayı göze alırım, ama garantili av yapayım derseniz o zaman Kasım ayının ortalarından Aralık sonuna kadar olan dönemi seçmek daha isabetli olur. Ben ise hem palamutu, hem de lüferi hedeflediğimden Ekim sonunu tercih etmiştim.
Ne var ki, lüfer için şansım pek yaver gitmedi. İstanbul'da bulunduğum 5 günlük sürede kıyıdan lüfer ailesine denk gelemedim. Tam ümidimi kesmeye başlamışken, tekneden zoka avına davet edildim. İri palamut avına olduğu gibi tekneden el oltası ile lüfer avlamaya da aynı şekilde hasret kalmıştım. Aradan geçen 4 yılda birkaç defa Boğaz'da kiralık tekneler ile veya tanıdıkların tekneleriyle balığa çıkmıştım. Ancak geçmişten gelen alışkanlıktan olacak, kendim dümende olmayınca yaptığım avı da benimseyememiştim. Bu nedenle İstanbul'da bulunduğum sürede kıyı avcılığını tekne avcılığına yeğlemiştim. Ama bu sefer, tekne avı için büyük bir heyecan duyuyordum. Öyle ki, Emre beni ertesi gün tekneyle çıkacağımızdan haberdar ettiğinde Beyoğlu'nda arkadaşlarımla yemekteydim ve ne üzerimde balık avına uygun kıyafet, ne de yanımda gerekli malzemeler vardı. Buna rağmen hiçbirini dert etmeyip yemek bitimi doğrudan Yeşilköy'de Emre'nin evinin yolunu tuttum. Ertesi sabah meteorolojinin tahminlerinin aksine güzel bir havada, aldığımız 3 kilo hamsiyle Hüseyin abi ile teknesinin başında buluştuk. Lüfere pek denk gelemesek de sarıkanatlarla akşama kadar keyifli bir av yaptık. Benim için sarıkanatların vuruşlarını uzun bir aradan sonra kamışın ucu yerine parmağımın ucunda hissetmek çok güzeldi. Hem bu duyguyu bana tekrar hatırlattığı için, hem de kendim dümendeymişçesine rahat etmemi sağladığı için beni teknesine davet eden Hüseyin abi'ye tekrar teşekkür ederim.
Böylece iznimin, ilk 5 günlük kısmını 2 güzel avla kapatmıştım. Sırada Ege Denizi vardı. Ancak oradaki hedef listem İstanbul'dakine göre bir hayli daha kalabalıktı...
==-
Not: Av serüveni uzun olunca bunları yazıya dökmek de biraz zaman aldı. O yüzden raporları biraz gecikmeli koyabildim. Av hikayelerini yazarken de biraz kendimi kaptırmış olmalıyım ki, alıp başımı gitmişim. Burada okunabilirliği biraz artırmak, okuyucuları hikayeden bunaltıp sadece fotograflara bakıp geçmelerini önlemek için foruma özet bir anlatım koydum. Detaylarda kaybolmak isteyen varsa blogumda avlarımın romanımsı hallerini bulabilir.