Pardon diyerek giriyorum söze ama bahsetmiş olduğunuz özelliklere sahip bir tane bile hayvan bulamazsınız . O özelliğe sahip ( Zira kaplan, acım tokum filan demez, önüne gelen ve gücünün yettiği her şeyi öldürür, pek çoğundan tek ısırık bile almaz. Ormanın her yeri kaplanın öldürüp bıraktığı leşlerle doludur ) birtek canlı varsa o da insanoğludur .
Lütfen, bir gidin ve kendiniz görün. Yada dilerseniz, NatGeo'nun kaplanları anlatan belgeselleri vardır, oturun bir izleyin.
Bu davranışa sahip bir sürü hayvan vardır. Ama bu davranış boşuna evrilmiş değildir. Bunun ardında yatan gerçek şudur:
Eğer ava kıt ulaşılabiliyorsa, bu gibi hayvanlar avı hemen öldürüp orada bırakarak, yarın av bulamayacağı güne stok yapmış olurlar. Kaplan gibi rakipsiz olan yırtıcıların çoğunda bu davranış gözlenir.
Balıklarda ise en iyi bilinen örnek, lüferdir. Yemeyeceği balığı da öldürüp, ikiye böler ve bırakır. Bu da gayet iyi bilinir. Aslında bunun çok makul bir sebebi vardır. Lüfer büyük sürülerle gezer. Ha bugün biz onları tükettiğimiz için öyle sürüler olmaması başka bir konu. Böyle büyük bir sürüde, yemi çeviren ve ona ulaşan öndeki bireyler, kendileri doyduktan sonra, diğerlerini de öldürürler ki, geride kalan sürünün diğer bireylerine yiyecek çıksın. Ama bu genellikle yemin çoğunun telef olmasına yol açar sadece.
Aynı durum insanlar içinde geçerlidir. İnsanlar gökten inen rızkla varolup gelmedi bugünlere. Bugün yediğimiz şeylerin hepis, insanın tarım serüveni ile başlayan bir sürecin ürünü. Bu yediklerimizin doğal versiyonu ne bu kadar bol, ne de besleyici. Doğal bir elma, muşmuladan daha büyük değildir ve pek azdır. Ve insanlık tarihi kıtlıklar, yokluklarla yazılmıştır. Ve atalarımızda içgüdüsel olarak, yiyebileceğinden fazlasını toplayıp, öldürüp stoklama içgüdüsüyle varolmayı becerebilmişlerdir.
Zira şimdiki gibi güze garanti olan meyve, tahıl vs. demek olan, her an el altında et demek olan tarım henüz 10 bin yıllık bir geçmişe sahiptir. Ama insanlar 250 bin yıldır dünya üzerinde yaşıyor. İnsanların avcı toplayıcı olduğu 240 bin yıl boyunca hayatta kalmalarının anahtarı, ihtiyacından fazlasına da tamah etmeleri, bu sayede de kötü zamanlar için stok sağlamalarıdır.
Velakin artık o eski günlerde değiliz. Ve insanı hayvandan ayırıyoruz, onu başka bir halde kabul ediyoruz. Hatta canlılar alemini, insan, hayvan ve bitki olarak 3'e bile ayırıyoruz. İşte bu noktada insanı diğerlerinden ayıran, onu farklı kılan özellik, içgüdülerine değil, aklına ve mantığına göre davranabilmesi. Dilediğinz her konuda bakabilirsiniz, daha insani görünen her davranış, daha yüce görülen her davranış, her zaman içgüdülere galebe çalınan davranışlardır.
Ve insanda bahsettiğimiz gibi bu içgüdüyle dünyaya gelir, ihtiyaçtan fazlasını alma, bulma, öldürme, toplama... İşte milletin gidip 1 kg balık yetecekken 20 kg kovayı doldurma hırsı da bu içgüdüden kaynaklanır. Eğer insan yeterince insan olmuşsa, ancak o zaman bu içgüdülere karşı gelebilir. Bu da, eğitimdir herşeyin başında.
İşte ufak büyük demeden balıkları toplayan, önüne geleni yok etmeye vs. meyilli olan o insanlar, yeterince insan olamamış, daha hayvana yakın olan varlıklardır sadece. Görülmesi gereken husus budur.
Ne zamanki birisi, içgüdüsel bu toplama, stoklama güdüsünü bastırabildi, hayvan olmaktan o kadar uzaklaşır, insan olmaya o kadar yaklaşır.
Kabul etmiyor olmanız, doğa açısından insanın da sadece bir hayvan olduğu gerçeğini değiştirmez. Tek sorun, insanların kendilerinin hayvan olduğunu kabul etmemesi, bu yüzden de ne yaparsa yapsın gökten inmiş şerefli insan olacağını sanmasıdır. Oysa insan olabilmesi için bir insanın, önce bir hayvan olduğunu kabul etmesi, sonra da insan olabilmek için hayvani içgüdülerine karşı gelmeyi öğrenmesi ve insan yönünü ortaya çıkarması gerekir.
Balıkçılık açısıanda da bu, ihtiyacından fazlasını tutmaması, küçüğü salması, hatta büyük olanı da salması gibi hususlar olacaktır elbette.
Yoksa, önünüze sürü gelmiş diye, kırıp geçiriyorsanız, sizin o ilkel, beyinsiz lüferden ne farkınız kalır?