Var sanırım, oralarda böyle, ımmm, nası diyeyim, yılan balığı getirirdi bizim halaoğulları, kırıkhanda otururken, kırmızı biberli salçalı böyle avjarlanmış kara bir poşet dolusu doğranmış kafası olmayan yılan balığı, belki de gelebicin (sekiz bıyık) (kedi balığı) olduğunu biliyorum. Hem de elleriyle yakalıyorlarmış, göller kurumaya başlayınca mıymış neymiş öyle bir anı kalmış kafamda işte. deniz varken napacan ki? neyse sen bilirsin. Belki sazoş da vardır. Tatlısu avı için en iyi yer yine erzin. erzinde 5 kg üstü sazan tutulduğuna şahit oldum. Hem de 3-4 metre ileriye sazlığın dibine atıyosun pısıyosun bonanza ile bekliyon kepçe elinde. Küçüğü de ekmeğe gelebiliyor. Yani mesela kurşunlu üç iğneli takımı ekmek ile salla. %40 vuruş alamazsın, %40 kefal gelebilir, %20 her boy sazan takılabilir. Küçükleri de gelebiliyo çünkü. Ha garip olan, aslında o göllerde şu balıklar da var. Gölün suyu tatlı. Kefal-Sazan-Levrek-Çupra
Bilmiyorum başka var mı yok mu. O göllere sahte atmayı hiç denemedim. Aslında atmak lazımmış.
Bu göllere en son 2008'de olta attım. Yanlışım eksiğim varsa bilge düzeltsin. Bilge kağanın cevap vermesi lazım aslında soruya adam tatlı tuzlu farketmiyo balıklar kendi gelecek de doğanın kanununu çiğnememek için iğneyi yemi vesile edip buzluğuna girmenin yolunu arıyor balıkcağızlar
Çocukken denize paralel çok sayıda bu göllerin kenarına çadır kurardık her yaz. birkaç ay kalırdı rahmetlik dedem. ben de üçe geçtiydim tatlu su gölü tabi, levrek ve çupra tutardım. Aha bu yaşa geldim, şimdi izah edemiyorum. Bu göl tatlısu gölü. Ama oltana bildiğin levrek geliyor, kefal geliyor, çupra geliyor. Yem midye. Çocukluğumda sazan yoktu. Gençken bikaç yıl sonra yani aynı yerden oltayı attım, yem yine midye, acayip bi balık geldi. 15 cm boyunda filan bişeye benzetemedim ne bu dedim ıyyy. şaşırmıştım. meğer o sazan yavrusuymuş. bu ne acep demiştim, böyle bir balık mı var. Yani tatlısu gölünden tatlısu balığı çıkınca garibime gitmişti. Ne garip değil mi ?
Yeminle söylüyom, ben çocukken tatlısu gölünden deniz levreği kefali ve çuprası tutardım. nerden mi hatırlıyom, denize girdikten, usandıktan ve parmaklarımız çizgi çizgi olduktan sonra bu gölü yüzerek geçer, çadıra varır, (10 metrelik bir boğaz vardı, boyu uzun olanlar çenesi ıslanmadan yürüyerek geçtiği bile olurdu. dibi kum ve yosundu. Yosun da kumun üstündeydi ama olsun. Yosun işte, üstüne basmayı isteyebileceğim en son şey. 30-40-50 m yüzmemiz zor idi. O boğazın 1-2 metresi tehlikeli idi, orayı da can simitlerimiz olurdu lastik vb. yüzebilen simitsiz geçerdi filan işte. Doğal yüzme havuzuydu kumluk) hem de tuzumuzdan arınmış duş almış olurduk. Elinizin artığı karpuz peyniri yedikten hemen sonra dedemin kasketini alır gölün kıyıcığına otururdum. Topladığım midyeleri takar minik kollarımla sallardım bazen çift gelirdi. Bazen oltam dolaşırdı.

Misinamın kaçlık olduğuna dair hiçbir fikrim olmadı. Balık geliyordu. Hangi takımla atsam, midyeyi takıyorum boş çıkmıyordu. Koca adamlar gibi bi kilo balıkla dönüyordum. her biri şimdi kıyasla 150 gr filandı demek ki çupra arada sırada levrek kefal tuttuğum da olurdu. Bazen bir tane midyenin kabuklarını açardım göle atardım. Bir iki metre ileriye. Yavru balıklar üşüşürdü. Bir süre sonra bakarsın karış boyunda levrekler de hem seni görür hem de midyeye saldırır, senin oralı olmazlardı. Ben böyle görerek levrek tuttum çocukken. Levrek de çocuktu ama
